Bugun...

Cüzzam ve Cehalet

 Tarih: 23-11-2018 19:03:00
Özkan İrman

Cüzzam;

Charlton Heston’un başrolünü oynadığı 1959 yapımı Benhur filmini izlediğimde ilk kez haberdar olmuştum cüzzam hastalığından. Yahuda Benhur’un annesi ve kız kardeşinin bezlere sarılı hallerine kendi annem ve kardeşim gibi üzüldüğümü hatırlıyorum.

1959 yılında yani ben doğmadan beş yıl önce çevrilen bu film gerçekten bir sanat şaheseridir. İnsanı bir zaman tüneline sokup İsa’dan sonra 26 yılına götürüyor.

Cüzzam kadar kötü bir hastalığın pençesinde kıvranan o çağın insanları, tedavisinin bir aşı olmak kadar kolay olduğunu bilselerdi eğer, o aşıyı bulan insana nasıl bir kutsiyet yüklerlerdi acaba? O çağda da olan ama bilinmeyen bir bilgi aslında bütün mesele.

Bugünün cüzzamı da kanser. Dert büyük olunca üzerine çok laf üretiliyor tabii. Küba’da kanser hastası yokmuş, İsrail yıllardır bunu grip gibi tedavi ediyormuş... İlaç kartelleri  bilerek insanları tedavi etmiyormuş...  Gerçek olabilir mi böyle bir zalimlik? Artık bir Pastör çıkmayacak mı dünyadan? Yoksa çıkan tüm bilim adamları gizleniyor mu? Tüm bilim insanları zalimlerin esiri mi? Yani biz en zalim çağda mı yaşıyoruz?

Gencecik insanlar bu çağın vebasının pençesindeler. Yirmi beş, otuz yaşında ölümler ne kadar da çoğaldı. Her gün bir cenaze haberi alıyoruz neredeyse.

Kanser kadar yaygın bir başka ölüm nedeni de kalp krizi. Genetik faktörler de önemli ancak kalbin en büyük düşmanı olan stres, bütün vücudu esir alan, dirençsiz bırakan bir illet. Stresin de kaynağı çoğunlukla geçim derdi. Geçim derdi olmasa kim iş yerindeki birçok olumsuzluğa tahammül edebilir ki?

Şöyle bir bakıverince yaşamsal değerler dışındaki değerleri kaybetmemek için ne kadar çok kaygılanıyoruz. Küçük yaşamak deyince ne anlar acaba şimdiki nesil?

Bugün bizim küçük yaşamaktan anladığımız, “Bir araba, bir ev olsun yeter. Karnımızı nasılsa doyururuz” dan ibarettir. Gerçekten de en insani istek; barınacak bir ev, tekeri dönen bir araba… Havadan gelse dahi onlara sahip olmayı sürdürmek için gerekli gelire şöyle bir bakıverince, ne kadar büyük bir derdin ve dolayısıyla stresin içinde olduğu da anlaşılıyor günümüz insanının.

Arabanın vergisi, sigortası, tamiri, benzini; evin kiraya yakın aidatı, elektriği, suyu, doğalgazı... Alt alta topladığında maaşın yarısından fazlası ediyor. Sadece kafanı sokacak bir ev ve işe gidip gelmek için yapılan masraf bütün aylık çabanın üçte ikisi. Şu kısacık ömürde çekilecek dert mi? İnsan nasıl strese girmez. Minik yaşamak lazım, bütün bu çağın dayattıklarından, pisliklerinden kurtulmak lazım. Hadi buyur, kurtul kurtulabilirsen.

Filme dönersek, Benhur’un kız kardeşi ve annesi cüzzamlılar vadisindeki büyük mağarada yaşıyorlardı. O çağda bütün cüzzamlılar halktan tecrit edildiğinden kasabalara, şehirlere giremiyorlardı. Girerlerse halk sağlığını tehdit ettikleri için öldürülebilirlerdi. O talihsiz zavallıların da kendilerini kimseye gösterecek halleri yoktu zaten. Bir lokma ekmek olsun, karınları doysun yeterdi..!

Aidat yok, kira yok, mobilya masrafı yok. Giysi ise, ne kumaş bulursan sarıyorsun. Biri çıkıp alın şu yaprağı yiyin, derdinizin ilacı bu dese geriye hiçbir meseleleri kalmayacak.

Cüzzamın o devirde ilacı olmadığından tedavi masrafı da yok tabi. Ama bu çağın illeti öyle mi ya. Devletin verdiği imkânlara rağmen yine de avuç dolusu para harcanıyor. Ve hasta yakınları en çok paraya ihtiyaçları olduğu an, hastasına yardım etmek isterken işten güçten kalıyorlar.

Benhur filminin finalinde ise herkes yemyeşil tabiat içinden, tertemiz nehirlerin kenarından bir tepeye doğru yürürler. Tepede Hazreti İsa onları beklemektedir. Bu yolculuk kurtuluşadır. Roma İmparatorluğunun kılıcı altında ezilen o günün insanından farklı değildir bugünün insanı. Hatta daha da beterdir. O günün insanı doğaya kaçar, bir mağarada yaşar, avlanarak beslenebilirdi. Bugünün insanı doğada bir gün geçiremez, av hayvanı yok, beslenemez.

Cehalet;

Filmin finalini düşünürken yazdığım yazıyı toparlamaya çalışırken, akşam yemek saati gelip sofraya oturduk. Bir yandan da televizyona bakıyordum. TRT’nin yayınladığı Çanakkale Belgeseli’ni bir kanal almış yayınlıyordu. Malum 11 Kasım ya normaldir deyip zaplamadan izliyordum. Çanakkale Savaşı zaten öyle bir destan ki bin kez izlese insan bıkmaz, usanmaz. Belgeseli anlatan da İbrahim Sadri olunca izlemek artık farz oluyor.

Ama güzelim dizi ve film alıntılarıyla gerçekmiş gibi sarıp sarmalayan o belgesele dayanmak, tahammül etmek mümkün değildi. Sanki Çanakkale Savaşı’nda halk bir araya gelmiş sadece iman gücüyle ve üfürükle düşmanı perişan etmişti. Komuta kademesi hiç yok, onbaşı var, çavuş var. Sadece bir yüzbaşımız var, o da kalp krizinden ölen Nusrat Mayın gemisinin başarılı komutanıdır.  Savaşta taktik yok, yönetim yok, sevk idare yoktu.

Çanakkale’de savaşın seyrini değiştiren Seyit Onbaşı’nın yaptığı insanüstü eylem, kesinlikle iman gücüyle ve vatan sevgisiyle izah edilebilir. Bu tartışılmaz bir gerçektir. Ancak olayı sanki bir masal gibi anlatmak da bir toplumu bilimden ve çalışmaktan alıkoyar. Çünkü Seyit Onbaşı düşmana bir bilginin, aklın ürününü atmıştır. İman gücü başlı başına yetmez. İnsan denilen canlının Yaradan’ına olan imanı kuru bir inançtan ibaret olursa, ortaya masal kahramanları çıkar, bu toplumlar bir adım ileriye gidemez.

Kazanılan her zaferde iman ne kadar önemliyse taktik ve bilgi o kadar önemlidir. Peygamber efendimizin hayatına baktığımızda da aynı şeyi görürüz. Lider dinlenmediğinde kaybedilen savaşlar ve liderlik taktik ve becerisiyle kazanılan zaferler ayan beyan görünürken, gerçekleri binbir gece masallarına çevirmek kime fayda sağlar?

Belgeseli izlerken öyle canım sıkıldı ki size anlatamam. Askerine ölmeyi emreden komutanları olan ordu savaş kazanmaz mı? Öngörü, hava koşulları, arazi yapısı bunlar önemli değil mi? Selimiye Tabyası’nın yerini belirleyen aklın önemi yok mu?

Belgeselin akılda kalan tek ana fikri; halk toplandı, bir araya geldi. Sonra komutanlar namaz kıldı, dua etti. Sonra ilahi bir güçle kazanıldı. Bu kadar mı yani? Biz akılcılığı, okumayı, ilmi emreden dinimize bu kötülüğü neden yapıyoruz ki?

Belgeselin tamamında “Allah ol dedi” oldu diyen İbrahim Sadri’ye sormak istiyorum.; Allahüekber Dağlarında 99 bin evladımız o zaman niye şehit oldu? Demek ki ciddi bir hata yaptık.

Amerika İkinci Dünya Savaşı’nda bir Alman’ın aklını ve bilgisini transfer ederek Dünya’nın en

kahraman halklarından birini, Japonları yendi. Sadece iki bombanın içine sığdırılan bir bilgi savaşın seyrini değiştirmedi mi?

Fatih İstanbul’u bilimle fethetmedi mi?

Bu belgesel bence tekrar çekilmeli ve bu versiyonu asla göstermemelidir.

Cahillik cüzzamdan beterdir. Geriye dönüşü de bir aşıyla falan olmaz. Dinimizin bizi cahil bırakmak için kullanılmasına asla müsaade etmemeliyiz. Bunun tek çaresi de bilginin, uyduruk TV programları yerine Allah’ın OKU emriyle aranıp bulunmasında yatar.

 

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR