istanbul escort

Bugun...
SON DAKİKA

Demokrasi ne güzel şey

 Tarih: 11-06-2019 13:18:00
Özkan İrman

Haftasonu dahil son dört günümüzü Denizli’de geçirdik. Orada anıbaşına geçemedim. Bunun bir izahı yok. İstemek başka, yazacak şeyi olmak başka, yazmak başka bir şey.

Tekstilin beşiği, tekstilin altın çocuğu Denizli’nin hali içler acısı. Her türlü üretim imkanının, alt yapısının, yetişmiş personelinin olduğu bir tekstil üretim üssü adeta can çekişiyor. Binlerce insanın çalıştığı tesislerin bir çoğu kapandı gitti. Çalışanlar da bir sürü banka borcuyla zoraki ayakta duruyor. Düşük kur politikası, değerli Türk Lirası, sektörel değişim derken en önemli istihdam alanı, en büyük ihracat kaynağı tekstil sektörünü Bangladeş gibi üçüncü dünya ülkelerine hediye ettik.

Pakistan ve Türkiye’nin  bir dönem tekstil üssü olması bir sanayi hamlesi miydi, bir tesadüf müydü, yoksa dünyayı yönetenlerin verdiği bir görev miydi? Eğer biz ve bizim gibilere istediklerini ektiriyor, istediklerini  söktürüyorlarsa, şunu üreteceksin, bu konuya girmeyeceksin diyorlarsa ve dedikleri yapılmadığında türlü yaptırıma başvuruyorlarsa o zaman bir tesadüf ya da beceriden  söz edemeyiz.

Eski Cumhurbaşkanlarımızdan birinin sektörden tanıdığımız bir arkadaşımıza, İngiltere dönüşü, “Biz artık tekstili düşünmüyoruz, ülkede sektörel bir değişim olacak ona göre pozisyon alın,” demesi aslında her şeyi açıklıyor. O günlerdeki gazetelerde çıkan  İngiltere Kraliçesi'nin faytonundaki fotoğraflarını unutamam.

Pazartesi akşamı eve döndük. Biraz yorgun bir şekilde tesadüfen karşımıza çıkan "Eyvah Eyvah" filmini izliyoruz. Filmde bir söz ilgimi çekti. İzlediğim filmdeki bir sözü veya bir diyaloğu cımbızlar filmin afişi ile birlikte sosyal medyada paylaşırım. Beni tanıyanlar bilirler. Bu filmi de şu sözle paylaştım:

“Kimseye acımam pişmana acıdığım kadar...”

Üstünden iki gün geçti, saat 05:27, günlerden çarşamba. Aklım hala Denizli gezisinde.

Cumartesi akşamı kayınbiraderimin Babadağ, Hisar Köyü’ndeki evine gittik. Cumartesi gecesi yatacağız, pazar gününü de orada geçireceğiz ve pazartesi döneceğiz. Programımız bu. Yıllardır gide gele komşularını da tanıdık. Onlar da bizim geldiğimizi gördüklerinde kaçsız, göçsüz, teklifsiz, habersiz, çat kapı hoşgeldine gelirler. Biz onlara kestane şekeri veririz, onlar altta kalmaz biber, patlıcan kurusu, salça, bulgur verirler. İnsanı mahçup ederler. Yurdum insanı ne güzeldir.

Hisar Köyü’nde pırıl pırıl bir sabaha uyandık. Ali abi, Gülşen yenge, sen, ben yürüyüşe çıktık. Tarihi Attuda Köyü’nün Kanyonu’na kadar yürüdük. Dönüşte dağ kekiği, çam kozalağı topladık. Eve gelince Ali abi komşuya taze sağılmış süt almaya gitti. Sen ve yenge başka bir komşuya yufka ekmeği yapmaya gittiniz. Ben bahçede yapacağımız güzel fakat gecikmiş kahvaltının hayaliyle otururken karşıda oturan ve çobanlık yapan evin hanımı çıktı, geldi. "Hoşgeldin abla," dedim "Hoş gördük," dedi. Oturduğum orman masasının karşısına oturdu. Elinde bir defter vardı. Defteri önüme koydu. Sonra önündeki keseden bir şey çıkardı onu da elime verdi. Bu çok eski model fakat yepisyeni bir cep telefonuydu. Sadece aranan ve mesaj çekilen telefonun hala üretilip satılıyor olması belki bir çok kişinin bilmediği bir şey. Çünkü insan denilen canlı sadece çevresinin gerçekliğini görür ve onunla yaşar. “Özkan kardeşim sen bilin. Şu defterdeki telefonları buraya kaydedive. Oğlan bunu yeni aldı. Numarala öbüründe galdı.”

Bir defter dolusu numarayı, eski akıl bir telefona, eski klavye ile, bir harfi bulmak için üç kez basarak, tek tek kaydetmek mi? Bu yapılamazki. Bu adamın gözlerini kucağına akıtır, bunu yaparken gün biter. Nasıl kibarca reddederim diye düşünürken defterin sayfalarını çevirmişim istemsizce. Aaa ne göreyim, sadece iki sayfa var ve yazılar kocaman kocaman. Yani otuz tane numara ya var, ya yok. Yine de zor ama yarım saatte yapılacak bir şey.

Numaraları tek tek yazarken ilgimi çeken isimlerin kim olduklarını sordum çobanın karısına. Abla Horiye kim? Abla Amet kim? Abla şu kim, bu kim?

Bu soruları sorarken altı çocukları olduğunu öğrendim. Çocukları okutmuşlar. İçlerinde öğretmen olan bile var. İlgimi çeken bir şey oldu. Ablamız çocuklarının hiçbirinin yaşını bilmiyordu. Kendi yaşını sordum onu da bilmiyordu. Sanki zaman denilen bir kavram Hisar Köyü’ne hiç gelmemişti.

Biz karşılıklı otururken, ben çalışır ve sorular sorarken ablamızın kocası evin ağılından hayvanları çıkarıp iki ev arasındaki geniş yeşilliğe saldı. Çobanın köpekleri yerel seçim kampanyası için ta köye kadar gelmiş, eski püskü, zor yürüyen, her yanı afiş kaplı arabalardan yayılan cızırtılı seslere havladılar. Ben ne sorsam abla bilmiyom dedi. Gözümün ucuyla sürüye bakıp kaç koyun var diye sordum. Cevabı “beş altı dane” dedi. Olur mu abla onlarca koyununuz var sürüde dedim, gülerek cevapladı.

“Bu da sürü mü ablam, beş altı hayvan işte.”

Biz eskiden eğlence amacıyla konuyu saptıranlara, ciddi konuşmayanlara dalga geçiyor derdik. Şimdiki buna yeni nesil kafa açmak diyor. İçimden abla benimle kafa açıyor galiba dedim.

Elli yıl boyunca dağlarda çobanlık yapmış, yaz kış çadırda yaşamış, hiç sabit bir mekanı olmamış, başını sokacak evi olamamış bir ailenin, bu çoban ailesinin şimdi bir evi vardı. Köye dönüş kampanyası çerçevesinde, devletin verdiği arsa üzerine, faizsiz krediyle ev yapmışlar ve yerleşik hayata geçmişlerdi. Evlerinin güneş enerjileri bile vardı. Kadıncağızın şahsına ait, istenildiğinde aranılan, istediğinde aradığı bir cep telefonu vardı. Evinde ceryan, çeşmeden akan suyu vardı. Dizleri eğrilmişti denk taşımaktan, beli bükülmüştü çalışmaktan. Şimdi rahattı. Yüzü gülüyordu, yanakları al aldı.

Telefonunu "bitti" deyip uzattığımda sen ve yenge bahçe kapısından girdiniz. Bağıra bağıra bir araba geçti o an kapıdan. Ve ben son sorumu sordum:

“Abla kime oy vereceksin?”

Önce “Senden Allah razı olsun,” dedi. Sonra “Oy verecek başka kim var?” dedi. Yani kime oy vereceğini söylemedi. Ben de sormadım. Memlekette demokrasi vardı. Kim isterse, kime isterse verirdi. Çobanın, çobanın karısının, senin, benim oyum birdi. İşte demokrasi böyle güzel bir şeydi.

Kahvaltıdan sonra bana akşamdan ve sabahtan kalanları bir torba içinde uzattın. Ben o sırada su kabağı oyuyor ve demokrasiyi düşünüyordum. "Bunları köpeklere ver," dedin. Ayağa kalktım, torbayı aldım, kapının önüne çıktım. Köpekler beni yormadan yanıma geliverdiler. Torbayı silkeledim hayvanların önüne, sonra buruşturup avucumda küçülttüm. Yüzümü tekrar eve doğru döndüğümde karşımda  pişmiş kelle gibi sırıtan birini gördüm. Köyün dilsizi ve hafif çakırıydı. Eliyle selam çaktı, "İyi misin?" dedi, ben de anlamlı, anlamsız işaretler yaptım. Omuzunu sıvazladım. Üstünde çok eski yün bir kazak vardı. Kazağın sol tarafında, tam yürek hizasında kocaman bir parti rozeti vardı. Rozete baktım, acı acı gülümsedim. Çobanın ailesiyle aynı partiye oy vermeyecekleri belliydi. Onların da oyları birdi. Demokrasi ne güzeldi. Sevindim. Bahçeye gittim. Su kabağını elime aldım, oydum.

Şimdi sen uyuyorsun. Saat 06:45

Ben de biraz uyuyayım. İstihareye yatayım hatta. Rüyamda kim çıkarsa oyumu ona vereyim. Kime istersem veririm oyumu. Rüyamda çıkarsa bunu işaret gibi algılarım. Oyum perçinlenir. Demokrasi ne güzel şey.

Çalı-27/03/2019

(*Yazımı devam eden Arkası Yarın Mektuplar 4 kitabımdan)

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI