relaxbahis relaxbahis relaxbahis relaxbahis

betgram betgram

istanbul escort

interbahis

betpas mariobet 1xbet

bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort antalya escort alanya escort bayan istanbul escort escort istanbul şişli escort beylikduzu escort kadıköy escort sakarya escort escort sakarya izmit escort diyarbakır escort bodrum escort escort bodrum gaziantep escort porno indir porno porno sex türbanlı porno porno izle hd porno porn porno seks sikiş izle seks izle
canlı bahis bahis siteleri kaçak bahis
Bugun...

“Tarihe saygı” kuru bir laf mı?

 Tarih: 22-10-2019 16:00:00  -   Güncelleme: 26-10-2019 16:05:00
Özkan İrman

Saat 10.12

Dönüyoruz...

Lapseki arkamızda kaldı. Sen arabayı kullanıyorsun, ben yazıyorum anı başında ve yanı başında... Dört posta mektup, dört kitap oldu; Arkası Yarın Mektuplar adı altında. Son postalar da okuyucusuyla buluşmaya hazırlanırken, beşinci postanın ilk mektubunu yazıyorum sana.

Doğduğumdan beri bu ülkede yaşıyorum. Anadolu’nun batısında, Bursa’da...

Çanakkale’ye ilk kez doğumumdan 54 yıl sonra gitmiştim. 55 yaşımda yine Çanakkale’deydim.

Bir cam tabelanın önünde dikiliyorum. “Çanakkale geçilmesin” diye şehit olmuş binlerce insanın, il dağılım çetelesini okuyorum. Bursa’nın karşında 3 bin 380 yazıyor. Cama belli belirsiz yansımış suratıma bakıyor, utanıyorum. Ağarmış saçımın sakalımın arasındaki gözlerimi, gözlerimden kaçırıyorum.

“İki günlük Çanakkale gezisi saat 18.00’de bitti,” diyorum sana. “Geldik ve çok etkilendik. Ama bitti işte!”.

Meğer bitmemiş, yeni başlıyormuş…

***

Bir Ekim sabahı Çanakkale’ye gelmek için evden çıktık; bir şirket gezisine davetliydik. Bayi olmamız sebebiyle hep çağrıldığımız, ticari bir motivasyon gezisiydi. Gezinin ismi ise; Tarihe Saygı... Tabii yer Çanakkale olunca isminin de böyle olması normal. Çünkü anlamı çok büyük...

Yıllardır radyolarda dinlediğimiz, televizyonda izlediğimiz 18 Mart’tan 18 Mart’a hatırladığımız Çanakkale Savaşı; bol nutuklu törenler, kahramanlık öyküleri ve aksakallı uçan evliyalar... Aynı zamanda bir masala dönüşmüş, kimi zaman gerçeklikten koparılan tarihsel bir olay. Hatta son dönemlerde bu savaşın olmadığı dahi deli cüretkârlığıyla söylenmekte. 

Bizi otelin girişinde zaten bildiğimiz, aşina olduğumuz göğe açılmış iki elin altında “Tarihe Saygı” yazan logo karşılıyor. Önünde güler yüzlü görevliler var. Anahtarlarımızı ve üzerinde yine aynı logo bulunan bez çantalarımızı veriyorlar. Odamıza yerleştikten sonra öğle yemeğine iniyoruz. Saat 15.30’da yedi otobüs otelin önünden hareket ediyor. Her otobüste tecrübeli bir rehber var. Bizim rehberimiz hayatını eğitim öğretime adamış, Avustralya Devlet Nişanı sahibi Kenan Çelik Hoca...

Şirketten bayiliğimize gönderilen broşürleri incelediğim için, Çanakkale’ye sosyal sorumluluk kapsamında çeşitli yatırımlar yaptıklarını da biliyorum. Şimdi o yatırımlar neymiş göreceğiz; gelmişken şehitlikleri de gösterecekler; yemek eşliğinde hazırlanan barkovizyon görüntülerini de izleyip, döneceğiz...

Tevfikiye Köyü’ne varıyoruz. Araçlardan iner inmez, daha köyün girişindeyken çok etkileniyoruz. Bir duvarda, bayisi olduğumuz şirketin logosu ve altında ARKEO-KÖY TEVFİKİYE 2018 yazıyor. Sollu sağlı antik kale görünümlü duvarlı yolun sonunda, bizi büyük resimler ve yazılar karşılıyor. Hektor, Fatih Sultan Mehmet, Mustafa Kemal... Bu toprakların sahibi halkların, sırayla gelmiş muhteşem komutanları...

Tevfikiye Köyü baştan aşağıya yenilenmiş. İçinde Antik Çağ’ın yerleşim yeri Troya’nın tüm sembollerini barındırıyor. Kafeterya, pansiyon, yenilenmiş satış stantları, ne ararsanız var. Hemen sağınızda bir evin duvarında savaşa hazır Hektor’u görüyorsunuz, sonra Aşil... Saçlarının lüleleri miğferinden aşağıya taşmış. Meydana doğru yürür gibi sanki. Sanki az önce almış Hektor’un canını... Mağrur ama bir o kadar da üzgün. Resimler ise Ressam Erdal Sezer tarafından yapılmış.

Köyün alt ucundaki meydana gelince, gözlerimi kapıyorum. Troya Savaşı’nın olduğu o geniş düzlükte kılıç ve kalkan sesleri yankılanıyor. Troya Kralı Priamos’um o an. Büyük oğlum Arda ise Hektor. Aşağıda Aşil’le dövüşüyor. Aşil kılıcını son kez savurduğunda durduruyorum hayalimi. O acının hayaline bile dayanamıyorum.

Meydanda bizim için hazırlanmış açık büfe ikramlıklardan atıştırıyoruz. Bizden sonra köyün yerlileri de geliyorlar açık büfeye. Nasıl da mutlular! Mutluluk böyle bir şey işte... Koskoca gökdelene sahip olan insanın beyninin salgıladığı serotonin miktarı, bir tarçınlı kek yiyenin salgıladığı miktardan daha fazla değil. İnsanları mutlu etmek ne kolay…

Arkeo-Köy Tevfikiye’nin kadınları şirketin düzenlediği kurslara da katılmışlar. Takı kursunda yeni teknikler öğrenmişler ve hazırladıkları takıları ziyaretçilere sunuyorlar. Emek kadının gücüyle ekmeğe dönüşüyor; ev yapımı erişteler, salçalar, reçeller, tarhanalar...

Arkeo-Köy bir sanat eserine dönüşmüş adeta. Nihayet en önemli yerin kapısından giriyoruz. Ödüllü yapı Troya Müzesi. Tüm katlarını tek bir basamak görmeden su gibi geziyor, çıkıyorsunuz. Binlerce yıl öncesinde kayboluyor insan. Müzede en son teknoloji kullanılmış. Bir ışıklı resmin önüne geldiğinizde resim canlanıyor. “Ben Hektor,” diyor ve kendini gözünüzün ta içine bakarak anlatıyor. Aşil de öyle. “Aşil, sen şımarık, küstah çocuk! Çek kılıcını bana da, savaş benimle,” diye bağırasım geliyor.

Genç arkeolog Hazal heyecanla anlatıyor. İşini çok sevdiği, aşkla bağlı olduğu ne kadar belli oluyor... Güçlü bir kadın! Onunla gurur duyuyorum o an.  Hiç korkmadan, çekinmeden Priamos’un elleriyle, bir baba şefkatiyle, siyah ceketinin üstünden sırtını sıvazlıyorum.

Akşam yemeğinde balık var. Deniz kenarında bir restoranda masadaki meslektaşlarla sohbet ediyoruz. Şirketimizin yöneticileri “Kadın Gücü” projesini anlatıyorlar. Projenin mimarı Filiz Öztürk alınan mesafeden gururla söz ediyor. Bir kadın dahi istihdam eden bayi gururla alkışlıyor kendini. Kadının toplumdaki gücü ne kadar önemli ve kadınını eğiten, hayata dâhil eden toplumların kalkınmışlık durumu ne kadar da belirgin…

***

Ertesi gün sabah saat 7’de telefon acı acı çalıyor. Ben uyanalı bir saat olmuş. Seni de telefonun sesi uyandırıyor. Kahvaltı sonrası yine yola koyuluyoruz. Yanı başımda yine sen varsın.

Şehitliklerimizi tek tek geziyoruz. Gezmekle bitiremiyoruz. Gün bitiyor şehitlikler bitmiyor. Her yer pırıl pırıl. Her yerde firmanın görevlileri ve tertemiz tuvaletler. Başta Bigalı Köyü olmak üzere her köy tekrar inşa edilmiş. Köyde eski okullar restore edilip müzeye çevrilmiş. Mustafa Kemal Atatürk’ün karargâh olarak kullandığı ev de öyle...

Sadece evler değil camiler de yenilenmiş ya da yenileri yapılmış. Anıtlar, gerçek savaş mizansenleri, siperler, heykeller, yollar, rölyefler, mezarlar ve mezar taşları, bahçeler, ağaçlar, banklar ve daha aklıma gelmeyen bir sürü, karşılığı büyük maliyet ve büyük yürek isteyen marifetler...

Marifetin altında minicik bir çift el, onun da altında “Tarihe Saygı” yazısı ve firmanın logosu. Minik bir tevazu imzası… İngilizlerin, Avustralyalıların güzel şehitliklerine artık imrenmeyi bırakıp gururla: “BİZ TROYALILAR GİBİ EV SAHİBİYİZ, SİZ DE MİSAFİRİMİZSİNİZ” dedirten bir yüce marifet. Tüm ülkenin yüzünü aklayan bu marifetin altında yazan “TARİHE SAYGI” yazısı, anlıyorsun ki kuru bir laftan ibaret değil. Hamaset hiç değil...

                                                                                  ***

57’inci Alay Şehitliği’ne doğru giderken otobüs dar yolda yavaşlıyor. Yolun solunda ve sağındaki siperlere, tünellere gözüm ilişiyor. O an oğlum Arda siperde, benim oğlum, mavişim... Tıpkı 3 bin 380 Bursalı şehidin babası gibiyim o an. Oğlumun mavi gözlerinden bakıyor Atatürk. Ölmeyi emretmeden önceki son bir saat… Oğlum şimdi yaşıyor. Ve az sonra vatan için...

Biliyorum, ama yazamam. Tam kurtulacakken bu kanlı kâbustan, küçük oğlumu görüyorum. Henüz on beş yaşında. Şu anki yaşından bir yaş küçük. Arkadaşına sarılmış siperde yaprak gibi titriyor. O an hücum emri geliyor sanki titreyen çocuk o değil. “Allah Allah!” diyerek sıçrıyor siperden. Ve bir mitralyöz biçiyor fidanları. Oğlum onların içinde mi? Büyük oğlum nerede? Otobüs camına dönüyorum, gözyaşlarımı siperlere doğru akıtarak gizliyorum.

57’inci Alay Şehitliği’nin girişinde şirket görevlilerinin elimize verdiği kırmızı karanfilleri tek tek her bir taşın üstüne bırakıyorum. Oğullarım nerede demeden, her bir dedeme dua ederek. “Birçoğu yirmisini görememiş dedelerim, ruhunuz şad olsun. Size aşk olsun!”

                                                                                ***

Akşam yemeğinde Kurumsal İletişim Müdürü Ayşenur Aydın kısa bir giriş konuşmasından sonra şirketin kurucu ortağı Nurten Öztürk’ü kürsüye davet ediyor.  Nurten Hanım, Çanakkale’nin, Troya’nın, şehitlerin ve şirketinin misafirlerine sponsorluk ve sosyal sorumluluk arasındaki ayırımı şu sözlerle anlatıyor:

“Bu proje önüme geldiğinde, bütçeden çok bende ne his uyandırdığına baktım. Bu duyguyla dolup taşmalıydım ve öyle de oldu.”

Ve “Neden Troya?” diye soruyor. “Şehitlikler, anıtlar tamam da niye Troya?”

Sorduğu soruyu yine kendisi cevaplıyor. “2018 yılı Troya’nın Unesco tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınışının yirminci yılı. Kültür ve Turizm Bakanlığı bu yılı Troya Yılı ilan ediyor. Bu atılımla tüm dünya artık Türkiye’den söz edebilir. Savaşıyla anılan bir kent, milyonlarca turistin akın ettiği, kaynaştığı bir barış sembolü olabilir.”

Nurten Öztürk, bu memleketin yetiştirdiği eğitimcilerden biri. Eşi Fikret Öztürk de öyle. Hayat onları eğitimcilikten ticarete sürüklemiş. Fikret Öztürk’ün girişimciliği Nurten Öztürk’ün azim ve yeteneğiyle birleşince, büyük bir şirket çıkmış ortaya.

Nurten Öztürk ayrıca neredeyse kader olarak kabul edilmiş, üstelik de parayla girilen pis tuvalet mahkumiyetinden insanımızı kurtaran ve birçok ülkeye de ilham veren fenomen bir kadın. Koskoca bir ulusu, “Yola çıkmadan son kez tuvalete gideyim. Muhtemelen hiç temiz yer yoktur,”  batağından çıkaran, seyahati keyfe çeviren, üstelik bu hizmete beş kuruş ödetmeyen bir fikrin anası. Ben çok dua edeni gördüm gözlerimle, kulaklarımla bizzat duydum. “Halka hizmet hakka hizmet,” diyen öğreti, bir ölümlü tarafından bu kadar taçlandırılabilirdi ancak.

En sonunda barkovizyona Çanakkale Savaşı görüntüleri eşliğinde Nurten Hanım’ın sesinden kendi şiiri yansıyor. Sen ağlıyorsun, çok insan ağlıyor, herkesin boğazında bir düğüm... Benim gözlerim yaşlı. Dişlerimi sıkıyorum. “Sponsorlukla sosyal sorumluluk arasındaki fark, işte bu şiir kadar büyük,” diyorum.

Konuşma sonrası Nurten Hanım bütün masaları geziyor, herkese hal hatır soruyor. Ben omzuna dokunuyor ve sadece, “Aşk olsun size Nurten Hanım!” diyebiliyorum.

Evet, bir ülkenin sermayesi bir ülkeye ancak bu kadar hizmet edebilir. Bence açık ara önde bir hizmet. Küçük bir logoyla değil bangır bangır, bağıra çağıra anlatılması gereken bir hizmet.

Niye mi? Örnek olsun diye.

Niye mi? Gençlerin içindeki vatan aşkı alevlensin diye.

Niye mi? Çok çalışılsın diye.

Niye mi? Gel gör, niye geçilmemiş anla diye!

***

Kenan Çelik, “Sadece bir Alman deniz altısı bile belki binlerce insanın ölümünü engelledi. Düşünsenize, o gün on tane daha denizaltımız olsaydı, kaç bin insanın hayatı daha kurtulurdu,” derken ne kadar haklı. Aslında bu tespit savaşın bir güç işi olduğunu, eksikliğinin ise çok cana mal olacağını da gösteriyor.

Bir Nurten Öztürk daha olsa, on tane daha olsa ve onlar da vatanlarını böyle sevseler, düşünsenize neler olur bu ülkede neler...

O zaman bir kez daha; “Aşk olsun size Nurten ve Fikret Öztürk.”

Aşk olsun Koç Ailesi, aşk olsun OPET.

 

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI