Bugun...

İrfanla vicdan

 Tarih: 10-12-2017 19:03:00  -   Güncelleme: 06-04-2018 15:20:00
Özkan İrman

Gazete formundaki desenler moda olmuştu. Döşemelik kumaşlar, perdeler, tişörtler, duvar kâğıtları...

Nereye baksanız eski gazete görünümü. Modadan kaçılmıyor. Üretseniz modayı satmalı, tüketseniz modayı almalısınız.

Müşterinin geçiş yolu üzerindeki daha önceden yaptığımız ve şimdi kullanılmayan bir kapıyı güzel bir şekilde gizlemek için doğal bir raf yaptırdım. Rafa da google hazretleri yüzünden atıl kalmış ansiklopedileri yabancı gazetelerle kaplayıp dizdim. Yanlarına bir de eski telefon koydum. Gelenin geçenin uzun süre ilgisini çekti. Şimdi şimdi fark ediyorum ki ilgi azaldı. Sebebi gazete deseninin trend olmaktan çıkmasıdır. Bu aşikâr bir şey… Bu rafa gazete kaplı ansiklopedileri dizdikten on-on beş gün sonra bir kadın müşteri rafın önünde durdu. Başladı söylenmeye: "Ayıptır, günahtır yahu. Utanmıyorlar, bunları şikâyet etmek lazım."

İşletmeciyseniz bilirsiniz. Böyle bir şey duyduğunuzda bir müşteri memnuniyetsizliğine tanık oluyorsunuz demektir. Hele de "şikâyet" falan gibi sözcükler geçiyorsa bu serzenişin içinde,  tüyleriniz diken diken olur. Benim de oldu. Hemen ayağa kalkıp hanımefendiye biraz daha yaklaştım. Hanımefendi söylenmeye devam ediyordu. Sözlerinin devamını duyunca şok oldum. "Cık, cık, cık... Allah Allah utanmazlığa bak. Bütün Kuran-ı Kerim’leri gazeteyle kaplayıp yol üstüne koymuşlar."

Evet duyunca şok oldum ama bir yandan da rahatlamıştım. Hemen iki tanesini açıp, "Hanımefendi, bakın bunlar Musaf değil," dedim.

"Haaa iyi" diye cevapladı, yürüdü gitti. Geçer not almıştık. Müessese dinsiz değildi.

Önce bu kadını delilikle, bağnazlıkla, cahillikle suçladım. Sonra biraz düşününce şu kanıya vardım: Bu kadıncağızın evine ansiklopedi dâhil hiç ince ya da kalın bir kitap girmemişti. Bir kitap kalınsa mutlaka Kuran'dı. Aksi düşünülemezdi.

Bir millet düşünün evine sadece bir kitap girmiş ama onu da okuyamıyor. Belki okuyor da anlamıyor. Beyin tamamen düşünmeye kapanmış, körelmiş. Yemek yapılacak, çamaşır yıkanacak, çocuk doğurulacak! Bir de bilmeden, anlamadan tıpkı bir pagan gibi ibadet edilecek. Hepsi bu. Peki bu yeter mi?

Ailede başlayan eğitim çok önemli. Hep deriz ya eğiteni eğitmeli diye. Eğitilince anlar insan. Eğitilince irfan ve vicdan sahibi olur. İrfan (*) ve vicdan sahibi olmayan da her şeyi yapar.

 

Bir gıda işletmeleri zinciri sahibi arkadaşımla sohbet ediyoruz. Bir o anlatıyor bir ben anlatıyorum. Konumuz müşteri şikâyetleri. Bu konuyu anlatıyorum, gülüyor, şaşırıyor. “Müşteri şikâyeti çok önemli bir kazançtır, haklı da haksız da olsa bir şey öğretir. Sen dua et, ya kötü niyetli biri o kitapların arasına deforme edilmiş, kirletilmiş bir Musaf'ı gazete kâğıdına kaplayıp koysaydı ve o da kadına denk gelseydi! Çıkacak cıngarı bir düşünsene" diyor. Gözlerim sanki olmuş gibi fal taşı gibi açılıyor.

“Yahu, kameralar var, halka açık bir yer, kim böyle bir şey yapar ki?” diye soruyorum arkadaşıma. “İnsan yapar kardeşim, yapar. İnsanın aklına gelen kötülük şeytanın aklına gelmez” diyor ve bir anısını anlatıyor.

 "Bir şubemizden çok acil bir çağrı aldım. Durum çok vahimdi. Ürettiğimiz ürünlerden birinden karabaşlı ayakkabı çivisi çıkmış ve bir müşterimizin dudağına saplanmıştı.”

"Aman Allah'ım inanmıyorum!"

"İnannn inaaannn. Daha bunla bitse gene iyi..! Müşterimiz çok iyi niyetli çıktı. O da bir işletmeciydi. Bizi dava etmedi. Hatta benim üzüntümü ve perişanlığımı görünce o beni teskin etti. Müşterimle henüz hastaneden çıkıp ayrılmıştık ki bir şubeden daha aynı şikâyet geldi. Şükür ki çatalına denk gelmişti, ağzına atmamıştı."

"Ne diyorsun Naci ya? Böyle bir şey nasıl olur, kim yapar, nasıl yapar? Hemen satışı durdurdunuz değil mi?"

"Tabi derhal! Tüm şubeleri kapattık. Bütün ürünleri xr cihazından geçirdik. İmalathanenin kapısına da çıkan bütün ürünleri kontrol etmek için xr cihazı yerleştirdik. En sağlam elemanlarımızı işin içine soktuk. Tabiri caizse kuş uçurtmuyorduk. Bu arada yüzlerce ürünümüzden çivi çıkmıştı. Hem de çocukların en sevdiği ve tercih ettiği ürünlerimizden."

"Ya Naci adamı hasta etme, sonuca gel, neymiş durum, yapan kimmiş?"

Sanki kendi iş yerimde olmuş gibi elim ayağım titremeye başlamıştı. Sabırsızlanıyordum.

Naci sürdürdü konuşmasını:

"Geriye dönük kamera kayıtlarını inceledik. On altı yıllık baş ustamızın imalat esnasında yaptığı bir hareket; elini cebinin içine sokup çıkarması dikkatimizi ona yöneltti. Ama o olamazdı. O bizim kadim çalışanımızdı, o bizim çalışanımız değil dostumuzdu. Nihayetinde soruşturma tamamlandığında bir kez daha yıkıldık. Bütün çivileri koyan oydu."

"Ama nasıl olur! O güne kadar sorunsuz çalışan, hatta dostumuz dediğiniz biri bunu nasıl yapar, neden yapar?"

"Neden yapmış biliyor musun?"

"Nedeeennn?"

"Onun referansıyla yeğenini işe almıştık. Ama ne yazık ki genç gıda işine hiç uygun değildi. Kişisel bakımını yapmıyor, hijyen kurallarını hiçe sayıyor, dahası öğrenmiyor, eğitilmiyordu. İş akdini feshettik. Meğer biz ne kötü, ne hain insanlarmışız. Onun yeğenini nasıl işten çıkarırmışız. "

"İşletmeden intikam ha!"

"İntikam tabi de vicdansızlığa bak. Küçük bir çocuğun, masum insanların canını tehlikeye atmak pahasına bir intikam…"

"Benim yeğenim çalışsın, çalışmazsa herkes gebersin vicdansızlığı."

"Aynen öyle."

"İnanılır gibi değil, inanmak mümkün değil."

 

Arkadaşım Naci ve firması çok şanslıydı aslında. Babadan devraldığı ve tek şubeden yirmi şubeye çıkardığı firması büyük bir tehlikeden ucuz kurtulmuştu. Müşteri şikâyeti konusu devam edince bir tane anımı da ben anlattım. Size de anlatayım:

Bir müşteri tek kişilik yaş pasta almış, çocuğuna yedirmiş ve pastanın küflü olduğunu fark etmiş. Anne, baba, çocuk ve anneanneden oluşan dört kişilik ailede sadece anne konuşuyor, feryat ediyor: "Çocuğum ölürse, çocuğum ölürse!"

Durum yöneticiyle falan halledilecek bir mevzu değil. Bana intikal ediyor. Hemen geliyorum, ellerindeki pasta ile birlikte onları büyük bir masaya alıyorum. Anne perişan, baba ve anneanne ifadesiz, dört-beş yaşlarındaki çocuk neşeli... Ben çok gerginim, çok endişeliyim. Hemen pastayı kontrol ediyorum. Çikolatalı pastanın bir tarafı yenmiş, diğer yanında bir yeşillik var. Yani pastanın küflü olduğu şikâyeti de zaten bu yüzden yapılmış. "Yeşillik varsa bu pasta küflüdür".

O sırada oradan tesadüfen geçen küçük oğlum Tuna'yı çağırıyorum. Aç ağzını diyorum ve o yeşil kısmı olduğu gibi Tuna'nın ağzına tıkıyorum. Yetmiyor, kendim de yiyorum. Hanımefendi, "Ne yapıyorsunuz? Ölürsünüz, en küflü yeri…" diyor.

"Hanımefendi ben çocuğumun yemediği, kendimin yemediği bir şeyi satmam," diye yanıtlıyorum ve bir lokma daha alıyorum. Bu arada ödedikleri pastanın parasını geri iade ettiriyorum. Olayı çok kestirme anlattım. Masaya oturttuktan sonra bayanın “ambulans çağıralım”a kadar varan feryatlarını zor ama çok zor bertaraf ediyorum, dinleyecek hali yok. O küflü pasta yemiş ve ölecek bir çocuğa güdülemiş kendini. Çocuğu ölmemeli, derhal hastaneye yatırılmalı.

Pastanın ucundan biraz tatmış çocuk ise neşeyle hoplayıp zıplamaya devam ediyor. Ben o bayanın gözünde firmayı şikâyet etmesin diye çocuğunun yaşamını bile hiçe sayan bir işletmeci durumundayım. Ağzımla kuş tutsam dinleyecek hali yok. Kadın kulaktan dolma bir bilgiyle fikir sahibi olmuştu. Bu en tehlikeli durumdu.

Baba anlatır anlatmaz beni anlıyor, anneanne de öyle. Ama kadın bütün duyularını kapatmış. Ambulans diyor, acil servis diyor başka bir şey demiyor. Yakından bakınca hemen anlaşılacak bir durum aslında.  Çikolatalı pasta dolaptan alınırken çam fıstıklı pastanın kenarına dokunuyor ve biraz fıstık bulaşıyor. Fıstık tozu pastayı birazcık yeşertmiş. Ama belli belirsiz... Tabakta bir kaç parça iri iri fıstık parçaları var. O kadar net bir hali anlamamak normal değil.

Hanımefendiye fıstık parçalarını gösteriyorum, bir çikolatalı pasta ile fıstıklı pastayı gözünün önünde tekrar temas ettiriyorum. Iıhhh ıhhh..!

O zaman bende de film kopuyor. “Tarım İl Müdürlüğü’nü arayın” diyorum ve ambulans çağırttırıyorum. O an birden hanımefendi normalleşiyor ve gitmeye kalkıyor. Bu sefer ben müsaade etmiyorum. Beş-on dakika sonra devreye baba giriyor, bana arkadan bir işaret çakıyor. O işaret, "Lütfen anlayın, benim hanım biraz rahatsız, bizi azat edin," anlamında bir işaret. Sonuçta hırsızı evine kadar kovalamaya gerek yok diyor konuyu tatlıya bağlıyoruz.

Haklı ya da haksız şikâyetler oluyor. Sadece işte değil her yerde.

Yeter ki şikâyetler irfanla dolsun. 

Yeter ki insanlar vicdanlı olsun.

Bu nasıl olacak diye sorarsanız sizi en başa, ansiklopedi rafının önüne alayım ve lütfen yazıyı bir daha okuyun.

(*)İrfan: Bilmek, anlamak, kültür…

 

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI