Bugun...

İşi bil, işe gitme

 Tarih: 17-07-2018 23:32:00
Özkan İrman

Ne kadar süre çalışmalıyız? Gece gündüz durmadan ve aralıksız mı? O zaman bize çalışkan bir toplum denir, değil mi? Yani çalışmaya ihtiyacımız var. Refahın, kalkınmanın yolu buradan geçmiyor mu?

Geçtiğimiz hafta bir firmanın davetlisi olarak Güney Fransa gezisindeydik eşimle. Marsilya, Cannes, Nice, Monako-Monte Carlo... Deneyimli tur rehberimiz tane tane anlattı gittiğimiz her yeri, her şeyi...

Ben fazla hayranlığı, özentiyi pek sevmem. Bizdeki her şeye tu kaka diyen, elin her bişeyini beğenene de sinir olurum. Ama öykünmek güzeldir, başarı getirir. Zaten insan medeniyeti böyle gelişmiştir: FAYDALIYI ALMAK VE ÜZERİNE EKLEMEK...

Bu Fransız milleti işi pek sevmiyor. Ellerinden gelse işe hiç gitmeyecekler. Zaten haftada 5 gün çalışıyorlar, onu da dört güne indirmek için uğraşıyorlar. Öğle yemekleri saatlerce... Peynir, şarap mıç mıç, keyif. Üstüne gelsin kahve ve uzun sohbetler. Biri mi lazım, ara ki bulasın. Öğle yemeğindeyse yırtınsan telefonu açmaz.

Peki nasıl oluyor da bu kadar markaya sahipler. Otomobil sanayi, kozmetik sanayi, moda sanayi... Bacasız sanayi turizm... Dünya’nın en çok turist alan ülkelerinden biri Fransa..!  Sadece çelikten bir kule olan Eyfel’e her yıl milyonlarca turist çıkıyor. Bu kule sadece bir kule mi? Her turist Paris’ten o kulenin minik maketini almadan niye dönmüyor peki?

Kıvrım kıvrım bir yoldan Marsilya yakınlarındaki bir köye gidiyoruz. Orada bir maden varmış. Allah aşkına bizim madende ne işimiz var? Bu kadar yolu niye yapıyoruz? Bir kafede otursak, denizi seyretsek olmaz mı?

Değerli maden!

Madenin kapısında bir gişe var. İçeri giriş dünyanın parası. Karanlık bir dehlizden geçiyoruz ve bir rüya âlemine açıyoruz gözlerimizi. İnşaat sektöründeki yenilikler bu madeni işlevsiz bırakmış ve işte işlevi o zaman başlamış. Çılgın bir yönetmenin ucuz mekân arayışı neticesinde keşfettiği bu terk edilmiş mekân film sayesinde ünlenivermiş. Buraya gelen ziyaretçileri kalıcı kılmak için madenin en geniş salonunda öyle bir şey yapmışlar ki ortaya bir görsel şölen çıkmış. 360 derece etrafınız da üç boyutlu bir âlem olduğunu düşünün. Bir bakıyorsunuz ünlü bir şehrin meydanındasınız. Bir bakıyorsunuz okyanusun içinde, balıkların arasında. Saksıyı çalıştırırsan, düşüncenin önüne duvar örmezsen dağ başındaki terk edilmiş maden değerleniverir. Hem de ne değerlenme... Mekanın adı: Carrieres de Lumieres mağarası. Meraklısı daha detaylı olarak araştırabilir.

Saint Paul de Vence Nice’de bir kale içi şehir. Bizim Cumalıkızık’a benziyor. Birazda Safranbolu’ya ... Ama gel de “şimdi” mukayese etme. Biz sit alanı diye çivi çaktırmıyoruz. Onlar çaktırıyorlar ama kontrollü bir şekilde. Zaten insanların tarih ve sanat bilinci içlerine işlemiş. İsteseniz de aykırı bir şey yapmazlar. Biz lokum, gözleme ve basit hediyelikler satıyoruz. Onlar sanat ve tasarım satıyorlar. Hiçbir mekân diğerine benzemiyor. Adeta ağzınız açık kalıyor. Herkesin gözleme ya da lokum sattığı yerde kalite mi olur? Gayet tabi olmaz. Çünkü çok olan şeyde ucuz bir rekabet vardır. Ne esnaf kazanır, ne mekân, ne ülke. Kalenin içindeki daracık aralıklar, minicik kapılar, taş evler sizi alıp Ortaçağ’a götürüyor. O her minicik mekândan yaratıcılık, farklılık, cazibe fışkırıyor adeta. Her şey ÖZGÜN…  Hepsi al beni diyor. Ama ateş pahası! Yine de alıcı buluyor. İnsanlar deli gibi hediyelikler alıyor. Özel ahşap objeler, tablolar, heykeller, özel kokular, sabunlar, lokumlar... Saymakla bitmez.

Sadece o dükkânların bir yılda ürettiği katma değer belki de bizim koca koca birkaç fabrikamıza bedel.

Bu millet bu kadar ehlikeyifken nasıl oluyor da bu kadar gelişebiliyor?

Bence:

1- Fikir özgür. Örneğin tarihi bir mekânın ortasına modern bir sanat eseri yapabiliyorlar. Bizdeki gibi, “bunun burada ne işi var, bu ne ya” diyen yok. Tam tersi “yap bakalım nasıl olacak” diyen var. Bu açıkça belli oluyor.

2- Niteliğe bakıyorlar. Yani işte ne kadar zaman geçirildiğiyle değil ne kadar verimli olunduğuyla ilgileniyorlar. Fikrin, bilginin, yaratıcılığın, sanatın, buluşun hayati önemli olduğunun farkına varmışlar. Daha çok şey söylenebilir.

Monako küçücük bir ülke, Fransa ile anlaşıp özerk olmuşlar. Ama orası resmen olmasa da Fransa’nın arka sokağı… Yüz ölçümü az olduğu için dantel gibi işlenmiş. Sanki bahçe içine yerleştirilmiş bir şehir gibi.

Meşhuuurrr Monte Carlo... Kumarbazların ilgi odağı... Etrafta servet avcısı birbirinden güzel kızlar salınıyor. Her yerde en pahalı otomobiller. Ve kumarda kaybedip hayatı kararanlar için kolayca intihar edilecek altı deniz olan bir uçurum. Aslında bu bir cadde- köprü.  Ona da çözüm bulup altına ağ germişler.

Şehrin her tarafı köprü ve asansörlerle birbirine bağlanmış. Monako’da 1000 metrekare bir daire, ( sıkı durun) 358 milyon avro desem ne dersiniz? Evet çok ama çok zenginler. Sanırım orada paraya başka bir şey diyorlar. Para demedikleri kesin.

Biz kalkınacaksak!

Biz ilerleyeceksek!

Bunu istiyorsak!

Bir gün başaracaksak!

Kesinlikle şundan emin olunuz.

Akıl hür olacak.

Fikre değer verilecek.

Araştırma özendirilecek.

İşte o gün biz de işi bileceğiz, işe gitmeyeceğiz. Gerçekten, ama gerçekten o potansiyel bizde var.

 

 

 

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR