relaxbahis relaxbahis relaxbahis relaxbahis

betgram betgram

istanbul escort

interbahis

betpas mariobet 1xbet

bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort antalya escort alanya escort bayan istanbul escort escort istanbul şişli escort beylikduzu escort kadıköy escort sakarya escort escort sakarya izmit escort diyarbakır escort bodrum escort escort bodrum gaziantep escort porno indir porno porno sex türbanlı porno porno izle hd porno porn porno seks sikiş izle seks izle
canlı bahis bahis siteleri kaçak bahis
Bugun...

Kendilerini kafese koyan iş insanları ya da kaç yazımız kaldı?

 Tarih: 20-06-2020 17:19:00
Özkan İrman

Saat 07.02 günlerden pazar. Bu sabah Irmaklar da gelecek ve evimiz tüm çocuklarımızla şenlenecek. Veeee Alp bebek. Torunumuz. O bizim maskotumuz oldu.

Sen mışıl mışıl uyuyorsun. Gece yatarken bu sabah uzun yürürüz diye sözleşmiştik. Öyle de yaparız. Belli bir yaşı geçince vücut haber veriyor. Ve insana iki tercih bırakıyor. Ya bir kutu hapla gezeceksin ya da düzenli yürüyeceksin. Şeker ve tansiyonun ilacı yürüyüştür.

Ve insan yaşlılığında stressiz bir hayatı arzuluyor. İş insanı için maalesef mümkün değil. İşten güçten tamamen soyutlanmadan çok zor..!

Bedensel olarak değildir iş insanının ölümüne çalışması, ruhsal olaraktır. Bedenini kullanarak para kazanan uzanıverdi mi yatağa unutuverir her şeyi. Yorgunluğunu yatağa gömer. Ama ruhsal yorgunluk yatakta bile tutmaz insanı. Yatak bile batar. Ve bu yüzden iş insanlarının en büyük hayali hiç iş düşünmedikleri deniz kıyısında ya da teknede sürdürdükleri bir emekliliktir.

İki iş insanı yan yana gelse hep aynı muhabbet döner. “Kaç yazımız kaldı ya?”

Bu sözdeki kasıt, “Bir an önce emekli olmalıyız, hayat kısa, zaten yiyeceğimiz iki lokma ekmek. Bu kadar insanın derdiyle uğraşılır mı? Hiç derdi olmayan bir hayatı yaşamak istiyorum.” dur.

Hatırı sayılır miktarda bir para bankaya yatırılacak ve o parayla ölünceye kadar sahil kasabasında yaşanacak. Düşüncesi çok güzel ama uygulaması çoğunlukla hüsranla biten hayaller.

Yürüyen bir işi olan iş insanının tamamen emekli olması neredeyse imkânsızdır. Zaten bu imkânsızlıktır ki onu hiç işin olmadığı bir hayatı düşlemeye iter. Yürüyen borcu vardır, yürüyen alacağı vardır. Birçok iş ve iş kolu fren yapmaya gelmez. Fren yaptığında tepe taklak gidiverir. Hal böyle olunca akla en uygunu, işi çocuklara devretmektir.

İnsanın evladından başka güveneceği kim vardır? Zaten sonuçta her şey onlara kalmayacak mıdır?

Evlat tepeden inme patron olmuştur. Zaten düzen kuruludur ve tıkır tıkır işlemektedir. Yöneticiler işlerini bilmektedir. Herkes vaktinde gelir, vaktinde gider. Ödemeleri rahatlıkla yapacak yedek finansman kenarda hazır beklemektedir. Artık yılların işainsanının emekli olmasının zamanı gelmiştir.

Güzel bir ev, iskelede bir tekne. Sabah yöresel kahvaltı, akşam taze balık...

“İşler nasıl oğlum?”

“Ooo harika baba.”

“Ohhh iyi, iyi...”

“Siz ne yapıyorsunuz?”

“Ne yapalım oğlum, annenle pazar düzüyoruz, arkadaşlarla balığa çıkıyoruz.”

“Ohhh oh iyi, iyi. Burayı düşünmeyin siz. Tadını çıkarın, dinlenin.”

İşini evlatlarına devrettikten bir-iki yıl sonra hayatı kararan o kadar çok iş insanı vardır ki saymakla bitmez.

Bir zaman sonra:

“Alo, baba merhaba!”

“Merhaba.”

“Ya baba bu ay biraz sıkıştık. Sen şahsi hesabından biraz yardım etsen, biz sana sonra versek.”

Artık,‘Ne oldu?’ diye sorgulamak boşuna bir çabadır. Baba işin başına tekrar döner ve artık eskisinden daha çok çalışmak zorundadır. Ve hatta çalışacak bir işi kaldıysa şanslıdır. Telefondaki “biraz sıkışığız sözü” genellikle “biz battık” demektir.

O yüzden “Kaç yazımız kaldı ya?” diyen insanları ben paylarım. Sana tatil yapma diyen mi var? Git, yap gel. Zaten en sevdiğin yer bile sana devamlı kaldığında sevimsiz gelir. Ege ara sıra gidildiğinde anlamlıdır.

Muğla Akyaka’ya bir arkadaşımızın açtığı restorana hayırlı olsun için gitmiştik. (Hem seninle öğrenciliğimizin mekânlarında gezip gençliğimizi arayacaktık. İyi gelecekti. Gerçekten de iyi geldi. )

Akşam restoranda yemek yedik, sohbet ettik. Yemekten sonra bize yer ayırttırılan bir otele geçtik. Gece hiçbir şey göremeden yattık. Sabah gördüğümüz manzara müthişti. Perdeleri açtığımda Gökova Körfezi, dünyanın o muhteşem doğa harikası karşımızda duruyordu. Bahçedeki kamelyada manzaraya karşı doyumsuz bir kahvaltı yaptık.

Otel çok güzeldi. Her bir köşe ince ince işlenmişti. Hatta o derece işlenmişti ki sanki birinin hiç işi yoktu ve sırf bu işlerle uğraşıyordu.

Biz kahvaltı ederken bir kadın kafesteki muhabbet kuşuna yem veriyordu. Bir erkek tutsak bir aslan gibi bahçede dolaşıyordu. O sırada kadın,erkeği seyrediyor ve bir yandan da kuşun yenilediği suluğunu takmaya uğraşıyordu. Tam o sırada kuş el ve kafes penceresi arasındaki boşluktan uçtu gitti. Kadının feryadıyla erkek bir iki adımda kamelyaya geldi. Bize aldırış etmeden düzeyli ama son derece gergin bir kavgaya tutuştular.

Karı koca oldukları, otelin sahibi oldukları besbelliydi.

Ben sıcak tavırlarla araya girdim. Beyefendiyi biraz güldürdüm. Ve karı koca yanımıza oturdular. Hanımefendi de oturmadan hepimize elleriyle çay koydu.

“Kardeşim, İstanbul’da işlerim iyiydi. Sık sık ama arkadaşlarla, ama ailecek buraya gelirdik. Azmak kenarında balık yemek en büyük zevkimdi. İstanbul’a gittim mi resmen özlüyordum. Bir gelmemde görmüş olduğun otelin arsasını aldım. Sonra burada otel yapıp, burada yaşamak hayali ağır bastı. İşi oğluma devrettim. Ona da iyi bir sermaye bıraktım. İnşaata başladıktan sonra birçok dostumuz varken birçok düşman sahibi olmaya başladık. Yandaki evin sahibiyle mahkemeliğiz, hem de sudan sebepten. Azmak kenarına gidesim, dışarı çıkasım yok. Resmen kendi mekânımda esir gibiyim. Onunla bitse yine iyi… Oğlan aradı işler berbatmış. Oteli satarsak ancak borçlar kapanıyor. Anlayacağınız tekrar İstanbul yolu göründü. Bu kez özleyeceğimiz, ara sıra kaçacağımız bir Akyaka’da yok bizim için!”

İçler acısı bir durum değil mi? Sana,“Bu bey buranın sahibi ve çok dertli görünüyor,” demiştim. Zaten kâhin olmaya da gerek yok bunu bilmek için. Oteli sattı mı, İstanbul’a gitti mi, gittiğinde ne ile karşılaştı bilemem? Ama bildiğim bir şey var ki o da “kaç yazımız kaldı” lafı bir tuzaktır. Çalışırken eğlenmeyi, eğlenerek çalışmayı becermek lazım..!

Saat 09.11

Günlerden pazar. Kalkıp biraz yürüyelim.

 

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI