kocaeli escort izmit escort escort izmit istanbul escort

Bahis analiz

Vdcasino

betpas mariobet 1xbet

relaxbahis relaxbahis relaxbahis relaxbahis

betgram betgram

Bugun...

Afganistan’ı Taliban’la barıştırma çabaları ve Türkiye

 Tarih: 13-03-2021 12:32:00
Prof. Hüsamettin İnaç

1979 yılında Rusya’nın işgaline maruz kalan Afganistan, medeniyetlerin başladığı ve bittiği yer olarak tanımlanır. Rus işgalinin nedenlerinden bazıları olarak, Afganistan’ın Rusya’yı dünya petrolünün geçiş yolu olan stratejik Hürmüz Boğazı’na yaklaştırması, ABD’nin çevreleme politikasını kırmasına yardımcı olması ve Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’dan sonra bu bölgenin de komünist dünyaya katılması arzusu sayılabilir.

İşgali halk nezdinde kabul edilebilir kılmak için Rusya bölgeye çok ciddi yatırımlar yapmış olsa da halk bu işgali hiç benimsemedi. Özellikle Pakistan, Mısır ve İran’da eğitim almış olan din adamları bu ülkelerin ajanı gibi davrandı ve Afgan halkını radikalleştirmeye çalıştı. Bu esnada Sovyet Rusya’da Brejnev’in yerine Afganistan işgalini Rus menfaatine aykırı bulan Gorbaçev’in gelmesi, Rus askerlerinin 1982’den itibaren bölgeden çekilmesini mümkün kıldı. Bu yıl Cenevre’de Birleşmiş Milletler himayesinde yapılmaya başlanan müzakereler, 1988’de nihayetlendi. Bundan bir yıl sonra Doğu Avrupa’yı kaybedecek olan Rusya’nın çöküşe geçmesiyle beraber Afganistan da Doğu Blokundan ayrılmış oldu. Ne var ki Rus işgalinin sona ermesi, Afganistan’da daha büyük bir problemin doğmasına yol açtı. Ülkeyi kurtardığına inanan farklı mücahit grupları arasında daha şiddetli bir iç savaş başladı.     

Bir yandan Afganistan’da şiddetli savaş hüküm sürmeye devam ederken 2001 yılının 11 Eylülünde gerçekleşen terör saldırıları Afganistan’a saldırmak isteyen Bush’a istediği vermiş sunmuş oldu.  ABD’nin Afganistan’ı işgal etmesinin en temel nedeni, kendi ulusal çıkarlarını korumak ve stratejik hedeflerine ulaşmak için uluslararası camianın desteğini de arkasına alarak Afganistan’da mevzilenmiş El Kaide Terör Örgütünün merkezlerini tamamen ortadan kaldırmaktır. Buna ilaveten El Kaide Terör Örgütüne arka çıkan Taliban rejimini devirmek için Afganistan’daki Taliban karşıtı grupları yanına alan ABD, adeta Afganistan’ı toplumsal ve siyasal anlamda yeniden inşa etme teşebbüsüne girişmiştir. Her ne kadar 19 Ağustos 1919’da bağımsızlığını ilan etmiş olan modern Afganistan’ın kuruluş tarihi, ulus devletin kuruluş tarihiyle paralellik gösterecek kadar erken olsa da günümüzde ulus inşasına yönelik çabaların ve ulusal bütünlüğü tesis etme arayışlarının başarıya ulaştığı söylenemez. Ne yazık ki tam da bu nedenle Afganistan, başarısız devletler (failed states) listesinin en başında yer alan ülkelerden olmuştur. Çünkü Afganistan tarih boyunca -Ahmad Şah Durrani dönemi hariç- günümüze kadar bir türlü merkezi otoritesini tesis etmeyi sağlayamamıştır. Öte yandan Afganistan 1979 yılında Sovyet işgalinden sonra dünya tarafından kendi kaderine terk edilmiştir.

Bu terk ediliş Afganistan’ı iç savaş bataklığına sürüklerken aynı zamanda tarihsel, siyasal ve kültürel hafıza kodlarının silinmesine de sebep olmuştur. İç savaş Afganistan’da etnik kimlik krizini derinleştirirken bölgesel aidiyet duygusu ve kavmiyetçiliği daha da perçinleştirmiştir. Kırk yıldır durmadan devam eden çatışmaların yarattığı şiddet ve korku ortamı ne yazık ki ülke insanına her türlü bunalımı yaşatmıştır.

Dillerin sustuğu, silahların konuştuğu böyle bir ortamda ulusu ulus yapan değerler iç savaş döneminde önemini kaybetmiş ve birleştirici niteliğini yitirmiştir. 1996 yılında iktidara gelen Taliban rejimi, ulus inşa stratejileri bağlamında elde edilen tüm geçmiş tecrübe, birikim ve kurumsal hafızayı tamamen silmiştir. En kötüsü toplum etnik kimlik fark etmeksizin kız çocukları başta olmak üzere toptan eğitim hakkından alıkonulmuştur. Can derdine düşmüş, eğitimden mahrum kalmış ve istikbalden umudunu yitirmiş Afgan halkı, kendi geleceğine yön verebileceği ve toplumun tüm kesimlerini kendi bünyesinde barındıran bir ulus-devlete sahip olabileceği ihtimalini asla görmüyordu. 11 Eylül saldırısından sonra ABD’nin askeri müdahalesiyle başlayan ve 2001 Bonn süreciyle devam eden Amerika’nın Afganistan’ı yeniden inşa etme stratejisi ilk başta Afgan halkına umut kaynağı olmuştu.

İşgalin akabinde ABD ve koalisyon güçleri ilk aşamada Afganistan’da geçici bir hükümet kurmakla işe başlamıştır. Ardından güvenli bir ortamı yaratmak ve Afgan milli ordusu ve milli polis teşkilatı inşası üzerinden siyasi otoriteyi merkezileştirmek ve meşrulaştırmak için bölge ülkelerine göre daha özgürlükçü bir anayasayı 2004’te yürürlüğe koymuştur. 2005 yılına gelindiğinde ülke tarihinde en yüksek katılımlı genel seçimi gerçekleşmiştir. Dolayısıyla ABD ekonomik olarak dışa bağlı olan Afganistan’ın yeniden inşası için ilk olarak kurumsal yapıyı inşa etme girişiminde bulunmuştur. Nitekim ABD Afganistan’ı işgal ettiğinde ülkede vatandaşlık kimliği, milli para birimi, bayrak, milli marş gibi ulus inşa stratejilerinde müracaat edilen hiçbir parametre bulunmuyordu ve üstelik bu unsurlar yerel halk için hiçbir şey ifade etmezdi. Başka bir ifadeyle Afganistan toprağı yaşayan ölülerin ve vatandaşlık bilincinden uzak halkların yaşadığı bir ülkeydi.

Ancak 2021’e gelindiğinde yukarıda söz ettiğimiz gibi Afganistan devlet inşası adına belli bir mesafe kat etmiştir. Ama tüm bunlara rağmen Afganistan’da güvenlik, siyaset, ekonomi, sağlık hizmetleri, eğitim, ulaşım gibi alanlarda sorunlar kronik haline dönüşmekte, yolsuzlukla mücadele edilememekte ve daha güvenli ve müreffeh bölgelere göç arzusu ülkeyi imar edecek genç beyinlerin kaybına sebebiyet vermektedir. Sonuç olarak yirmi yıllık bir zaman diliminde ABD’nin Afganistan’da ulus inşasına yönelik birçok stratejiyi yeniden hayata geçirdiği söylenebilir. Özellikle bu hamleler, 300 bin kişilik ordunun kurulmasında ve ekonominin canlanmasında önemli rol oynamıştır. Ne var ki ABD Afganistan ulus inşası konusunda önemli rolü olan ulusal aidiyet duygusu ve ulus bilincinin inşası uğruna hiç çaba sarf etmemiştir. Elbette ABD’nin Afganistan’ı işgal ederken hedeflediği şey, Afganları ulusal kimlik etrafında toplayıp etnik kimlik çatışmalara son vermek değil, bilakis kendine çıkarlarına uygun yeni bir siyasi figür ve muhatap inşa etmekti. Ama maalesef Afgan yöneticiler de ulus inşası konusuna hiç eğilmemiş ve sadece üzerine oturdukları koltukları koruma ve iktidarda kalma süresi uzatma derdine düşmüşlerdir.

Sonuç olarak, Taliban’ı terör örgütü olarak ilan edip, Afganistan’ı ve tüm dünyayı bu terör örgütünün şerrinden korumak için Afganistan’ı işgal eden ABD, Taliban’a karşı utanç verici bir hezimet yaşamış ve bugün Afgan halkıyla Taliban’ı barıştırma çaresizliğine düşmüştür. Ne var ki Dışişleri bakanı Blinken’ın Türkiye’nin bu süreçte arabulucu olmasını istemesi ve müzakerelerin Türkiye’de yapılmasına yönelik teklifi, Türk-Afgan dostluğu ve tarihi bağları bakımından oldukça önemlidir. Umalım ki, terör örgütlerini kendisinin en yakın müttefiki olarak gören Biden yönetimi, -en azından bundan sonra- terörle ve teröristle arasına mesafe koysun ve yeni işgal, anarşi ve darbeler peşinde koşarak dünya barışını tehdit etmekten vazgeçsin.

  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI