relaxbahis relaxbahis relaxbahis relaxbahis

betgram betgram

istanbul escort

interbahis

betpas mariobet 1xbet

bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort antalya escort alanya escort bayan istanbul escort escort istanbul şişli escort beylikduzu escort kadıköy escort sakarya escort escort sakarya izmit escort diyarbakır escort bodrum escort escort bodrum gaziantep escort porno indir porno porno sex türbanlı porno porno izle hd porno porn porno seks sikiş izle seks izle
canlı bahis bahis siteleri kaçak bahis
Bugun...

Askeri operasyon ve Güvenli Bölge

 Tarih: 21-10-2019 15:27:00  -   Güncelleme: 26-10-2019 17:57:00
Prof. Hüsamettin İnaç

ABD-Çin ticaret savaşı, Akdeniz’de hâkimiyet mücadelesi, İpek Yolu Projesi, Brexit’in ekonomi boyutu, döviz üzerinden yapılan spekülasyonlar ve daha fazlası bu sene Ekometre’nin gündeminde geniş yer tuttu. Küresel ekonomi ve dış politika ilişkisi, yeni ekonomi politikaları ve güncel ekonomik gelişmeleri en anlaşılır, samimi ve oldukça kapsamlı bir şekilde ele alarak toplumun farklı kesimlerine aynı anda hitap etmeyi başarabilen ve köşe yazarı olmaktan keyif duyduğum Ekometre ailesine daha nice 19 yıllar diliyorum.

 

Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Operasyonlarını başarıyla gerçekleştirerek 400 bine yakın Suriyeli mülteciyi bölgeye yerleştiren Türkiye, bugünlerde yeni bir tarihi yol ayrımına ya da keskin bir dönüm noktasına gelmiş bulunmaktadır. Malum olduğu üzere,  ABD ile ortak bir operasyon yaparak Fırat Kalkanı bölgesine benzer bir yönetim modelini Münbiç’te de gerçekleştirilmek isteyen Türkiye, söz konusu anlaşma zemininde hiçbir ilerleme kaydedememişti. Oyalama ve teskin etme üzerine kurulu strateji ile Türkiye’nin ABD’ye güvenini azaltan Trump yönetimi, Fırat’ın doğusunda konuşlandırdığı YPG ve PYD militanlarını binlerce TIRlık konvoylarla destekleyerek kendi kara ordusunu oluşturma hamlesini sürdürdü.  Sayısı seksen bini bulan bu terör ordusu, Türkiye’nin güney sınırında bir terör devleti kurma konusunda hayli mesafe kat etmiş oldu. Buna mukabil Türkiye, ABD’nin doğrudan terörü destekleyen ve Türkiye için güvenlik tehdidi oluşturan politikalarında devam etmesi halinde bölgeye askeri operasyon yapacağını ve - Cumhurbaşkanın ifadesiyle - kendi göbeğini kendi keseceğini net ve kesin bir dille iletti.

Türkiye’nin askeri müdahale konusunda kararlığını gören ABD’nin bu reste cevabı, Türkiye’nin uzun zamandır gündeme getirdiği “güvenli bölge” teklifini karşılamaya yönelik bir ortak operasyon teklifi oldu. Ne var ki daha başlangıç noktasında Türkiye’nin güvenli bölge kavramıyla kast ettiğiyle ABD’nin bu kavramdan anladığı tamamen farklıydı. Suriye’nin bütünlüğünü savunan ve güney sınırlarını tehdit eden bir otonom bölge oluşmasına karşı çıkan Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde Afrin ile Kobani kantonları arasında İŞİD, YPG ve Suriye rejimi güçlerinden arındırılmış bir güvenli bölge oluşturmayı hedeflemekteydi.  Ne var ki ABD’nin hedefi Türkiye’ninkiyle taban tabana zıt bir istikamet çizmekteydi. ABD’nin amacı,  PKK ve YPG’yi kullanarak Kuzey Irak’tan denizlere kadar bir terör koridoru açarak bölgedeki enerji kaynaklarını, petrol yollarını ve enerji hatlarını kendi kontrol ve tekeline almak. Bunu sağlamak için ABD, PKK ve YPG’yi Türkiye tehdidinden koruyacak ve bu terörist grupların huzur içinde eğitilmesi, ordulaşması ve devletleşmesini mümkün kılacak bir güvenli bölgeye ihtiyaç duymaktaydı.   

Bu noktada ortaya çıkan ihtilafın tek çözüm yolu, ABD’nin askeri birliklerini bölgeden behemehâl çekmesi ve Türkiye’nin vakit kaybetmeden gerekli operasyonu gerçekleştirmesiydi. Zira Türkiye’nin ABD askerleri ile karşı karşıya gelmek gibi bir niyeti yoktu. Ne var ki bölgeye ciddi yatırım yapan, PKK/YPG’ye hava desteği sağlayan ve Fırat’ın doğusuna pek çok havaalanı ve üsler kuran ABD’nin bölgeden çekilme niyeti de mevcut değildi. Bunun üzerine Türkiye’nin sınıra takviye güç göndermesi ve operasyona hemen başlayacakmış izlenimi yaratması neticesinde Türkiye-ABD arasında güvenli bölge müzakereleri hız kazandı. Nihayetinde Ağustos ortalarında Türkiye’nin hiçbir amacını karşılamayan üç madde üzerinde anlaşıldığı ilan edildi. Anlaşmaya göre güvenli bölge üç aşamada tatbik edilecek. 5-6 kilometrelik cepler kurulacak. İkinci aşamada 14 kilometreye varan keşif bölgeleri oluşturulacak. İkinci kuşakta ağır silahlar bulunmayacak. Üçüncü aşamada da 18 kilometreye varan yeni bir keşif halkası olacak. Nitekim çok tuhaf bir muhtevaya sahip olan hali hazır anlaşmaya bağlı olarak Şanlıurfa’da ortak harekât merkezi kuruldu.  Merkezde görev alacak Amerikan askerleri heyetler halinde Türkiye’ye geldi. Verilen sözlerin hızla gerçekleştirilmesi durumunda, ortak hava ve kara devriyesinin ardından, Güvenli Bölge’de kalıcı ortak devriye üsleri kurulacak, bölgeden teröristler çekilecek ve ağır silahları toplanacak. Ardından buradaki alana yurtlarından edilmiş Suriyeliler yerleştirilecek.

ABD ile Türkiye arasında bu kabil bir anlaşmaya varılmış olması Suriye rejimi ve Rusya’yı rahatsız etti. Nitekim “bu uzlaşmanın Suriye’nin toprak bütünlüğüne aykırı olduğunu” iddia eden Şam, “hem Türkiye’nin ve hem de Amerika’nın bölgeyi terk etmesi gerektiğini savundu. Durumu değiştirecek askeri ve siyasi gücü bulunmayan ve Türkiye’nin bölgedeki varlığından hayli rahatsız olan rejim, Kürtlerle yeniden temas edebilmenin yollarını aramaya başladı. 

Rusya’nın bu uzlaşmaya cevabı, Soçi Zirvesinde çatışmasızlık bölgesi olarak tespit edilen ve Türkiye’nin desteklediği silahlı grupların ve gözlemci noktalarının bulunduğu İdlib’e yönelik askeri operasyonlara hız vermek oldu.  Kentteki radikal grupların tasfiyesi, silahsızlandırılmış bölge oluşturulması ve ağır silahların belirlenen bölgeden çekilmesini sağlamak gibi gerçekleştirilmesi oldukça zor vaatlerde bulunan Türkiye, bu operasyonla çok zor durumda kaldı. Bunun ötesinde İran ve Rusya ile yapılan Soçi Anlaşması ve Astana Sürecinin sona erdiğine dair kamuoyunda ciddi kaygılar oluşmaya başladı.  Bu esnada Türkiye’nin Soçi anlaşmasında açmayı vaat ettiği Şam’ı İdlib kırsalına bağlayan ve Halep’ten Musul’a açılan M-4 Karayolu, güvenli bölge müzakerelerinde daha yoğun bir biçimde gündeme geldi. Zira ilk başta 911 km uzunluk ve 30-35 km derinlik üzerinden belirlenen bu bölge, İdlib’ten Suriye’nin kuzeyine ve oradan Irak içlerine kadar uzanan bu karayolunu kontrol etme arzusunun bir tezahürü olarak belirlenmişti. 

Bir taraftan ABD ile Türkiye’nin ortak hava ve kara devriyeleri atmasıyla başlayan süreç, rahatlama yerine zihinleri daha da karıştıran pek çok sorunun doğmasına yol açtı: Güvenli bölgenin uzunluk ve derinliği ne kadar olacak? Bu bölgenin korunmasını kim üstlenecek? PKK/YPG bölgeden gerçekten çekilecek mi, yoksa SDG oyunu tekrar sahneye mi konulacak? Bölgenin yönetim ve denetimi konularında kim söz sahibi olacak? Türkiye’de teşkil edilen harekât merkezini kim idare edecek? Her iki ülkenin bölgedeki Kürtlere bakışı taban tabana zıt olmasına rağmen nasıl bir koordinasyon sağlanacak? ABD gerçekten terörist müttefiklerinden vazgeçip YPG’nin yok edilmesine müsaade edecek mi?  YPG ile rejim anlaşırsa Türkiye nasıl bir tepki verecek? Güvenli bölgenin oluşması için önceden belirlenmiş bir takvim söz konusu mudur? Menbiç üzerinden ima edilen oylama ve geciktirmenin ölçüsü nedir? Türkiye’deki mültecilerin büyük bir kısmının Arap olması dolayısıyla Kürtlerin çoğunlukta olduğu bu bölgeye mülteciler gitmek isteyecekler midir? Gittikleri takdirde yeni çatışmaların fitili ateşlenmiş olmayacak mıdır? Şam rejimini devre dışı bırakarak Türkiye’nin ABD ile anlaşmış olması gelecekte başka risklerin doğmasına yol açabilir mi? Hepsinden önemlisi bölgeden tüm askerimi çekeceğim demesine rağmen tam tersine asker sayısını ve tahkimatını artıran Trump’a ne ölçüde güvenilebilecektir?

ABD ile müzakere edilen güvenli bölge tartışmalarının ve Astana Sürecinin hükmünü yitirdiğine dair algı operasyonlarının gölgesinde, Türkiye-İran ve Rusya’yı bir araya getiren 16 Eylül İstanbul Zirvesi gerçekleşti. Eleştiriye açık pek çok yönü bulunmasına rağmen Astana Süreci, Suriye topraklarında hükümran olan savaş faaliyetlerini önemli ölçüde azalttı ve nihai barışı getiremese de İdlib’te hayatın normalleşmesine katkı sağladı. Söz konusu Zirve’de üç önemli gündem maddesi mevcuttu: İdlib, Anayasa Komitesinin oluşturulması ve insani durum.  

İdlib konusunda gelinen son durum, çatışmasızlık bölgesinin varlığını korumasını zorlaştırmaktadır.  Türkiye’nin vaatlerini yerine getirememesi, HTŞ’nin uzlaşmayı tanımaması ve terör faaliyetlerinin sürmesi Rusya ve Şam’ı askeri bir operasyona zorlamaktadır. Bu bölgede özellikle rejimin hâkimiyeti sağlayamaması Suriye’nin bütünlüğünü korumaya mani bir durum olarak algılanmakta ve gösterilmektedir. Ancak Türkiye, bir operasyon yapılması durumunda sınırlarına 3-4 milyonun yığılmasından çekinmekte ve Anayasa Komitesinin teşkili, YPG’den müteşekkil bir terör devletinin kurulma ihtimali ile İdlib arasında bağ kurmaktadır. Bu durum Türkiye’nin pozisyonunu zora sokmakta olsa da zaman içerisinde bir çözüme ulaşma beklentisi oldukça fazladır.

Öte yandan Anayasa Komitesinin teşkili hususunda bir uzlaşmaya varılmış olması, zirvenin en büyük başarısıdır.  BM kontenjanından sürece dâhil edilmek istenen El Cezire kantonu eş valisi Arap aşiret reisinin Türkiye’nin talebiyle devre dışı bırakılması ile Komite son halini almıştır. Ancak bundan sonra güvenli bölgenin anayasada yer alıp almayacağı, PKK/YPG’nin statüsü ve üslup ve muhtevaya dair diğer meseleler, Türkiye açısından kritik önem taşımakta ve dış politika yapıcıları tarafından ciddiyetle takip edilmektedir.

İnsani durumla kast edilen, mültecilerin dönüşü, Suriye’nin yeniden imarı, uluslararası yardımın sağlanması ve mayınların temizlenmesi gibi hususlardır. Kremlin bu konuda Rusya, Türkiye, Almanya ve Fransa liderlerini bir araya getirecek bir zirve hazırlığında olduğunu deklare ederek Avrupa’ya ne denli bel bağladığını göstermektedir. Tam da bu noktada Cumhurbaşkanı Erdoğan, özgün bir güvenli bölge önerisi getirerek mültecilerin dönüşünü kolaylaştıracak ve Avrupa’nın da ilgisini çekecek bir proje ortaya koymuştur.

Bu projeye göre, barış koridoru olarak isimlendirilen güvenli bölge, 30 km derinliğinde ve 480 km uzunluğunda tesis edilecek ve uluslararası toplumun desteğiyle burada 2 milyon Suriyelinin iskânı temin edilecektir. Bu gayeyle Türkiye sınırında teşkil edilecek güvenli bölgede 5 bin nüfuslu 140 adet köy ile 30 bin nüfuslu 10 ilçeden müteşekkil yerleşim alanı oluşturulacak. Köylerin her birinde 350 metrekare parsel büyüklüğüne oturan 100 metrekare 3+1 ev ile ahırdan oluşan bin konut, 2 cami, 16 derslikli 2 okul, 1 gençlik merkezi ve kapalı spor salonu ile yönetim merkezi projelendirilecek. Köylerde her haneye arazinin büyüklüğüne göre 1 dönüm tarım yapılabilecek arazi verilecek.1 köy yerleşimi için 590 bin metrekare, 140 köy için 82.6 milyon metrekare,1 ilçe için 1 milyon metrekare, 10 ilçe için 10 milyon metrekare, toplamda 92.6 milyon metrekare arazi büyüklüğüne ihtiyaç duyuluyor. Ayrıca tarımsal amaçlı arazi dağıtım için ise 140 milyon metrekare arazi büyüklüğüne ihtiyaç var. Her bir köyde bin konut, 140 köyde 140 bin konut. Her bir ilçede 6 bin konut, 10 ilçede 60 bin konut olmak üzere toplam 200 bin konut yabancı fonlarla oluşturulacak.1 milyon kişilik yerleşimin inşaat maliyeti yaklaşık 150 milyar 965 milyon 400 bin lira tutuyor. Yerleştirilecek nüfusun 2 milyon olması halinde maliyet de bu oranda artacak.

Haddi zatında bu proje, Suriyeli mültecileri kendi uygarlıkları için büyük bir tehdit olarak gören ve meseleyi kör bir kültür bağımlı zaviyeden değerlendiren Avrupa için de cazip görünmektedir. Zira söz konusu güvenli bölge Avrupa ülkelerinin ve AB’nin desteğiyle oluşturulursa bu bölgeye Avrupa’da iskân eden tüm Suriyeli mülteciler öncelikli olarak yerleştirecektir. Projeye destek vermemeleri halinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Batılı ülkeleri Türkiye’nin sınırları açmasıyla karşılaşacakları bir göç dalgasıyla da tehdit etmektedir.  Hayata geçtiği takdirde bu projeyle birlikte Türk sınırları dost bir demografyaya kavuşmuş olacak ve terör tehdidi behemehâl ortadan kalkmış olacaktır.

Tüm bu tartışmaların gölgesinde Erdoğan,  24 Eylül’de BM Genel Kuruluna hitap etmek üzere ABD’ye hareket etmeden önce, güvenli bölgeye yönelik ortak harekâtı, bir oylama stratejisine dönüştüren ABD’ye Ekim başına kadar mühlet vermiş ve bu tarihe kadar belirlenen aşamaların gerçekleşmemesi durumunda askeri operasyonun masaya geleceğini defaatle deklare etmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kurula hitabı esnasında beklenmedik bir olayın yaşanmış olması da Türkiye’nin elini bu konuda kuvvetlendirmektedir.  Esed PKK/YPG’yi terör örgütü ilan ederek bu yapıyı Suriye’de bölücü ve ayrılıkçı bir unsur olarak BM’ye şikâyet etmiştir. Bu durum en azından Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda hemfikir olan Türkiye ve rejimi siyaseten yakınlaştırmıştır. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa’yı da kucaklayan yeni güvenli bölge teklifinin gündeme geldiği, rejimin PKK/YPG’yi terör örgütü ilan ettiği ve uluslararası kamuoyunun dikkatinin Suriye’ye odaklandığı bir konjonktürde bu defa ABD’den gelen alternatif bir teklif, BM koridorlarında kurulan müzakere masasına bir bomba gibi düşmüştür. Trump’tan gelen bu teklif, Türkiye-ABD ticaret hacminin 100 milyar dolara çıkartılması, alüminyum ve çeliğe uygulanan ek vergilerin kaldırılması, Türkiye’nin S-400 alımından kaynaklanan CAATSA yaptırımlarının gündemden düşürülmesi, Patriot alımına yeşil ışık yakılması ve Türkiye’nin tekrar F-35 projesine dâhil edilmesi gibi ekonomik açıdan oldukça cazip şartlar içermektedir.  Ne var ki, Türkiye-ABD ilişkilerinin son yıllarda güvensiz bir yörüngede seyrediyor oluşu ve teklifin zamanlaması, operasyon konusunda kararlı bir duruş sergileyen Türkiye’yi durdurma, geciktirme ve oyalama saiklarından bağımsız değerlendirilmemektedir.

Trump’la yapılacak müzakerelerin neticeye ulaşmaması durumunda uzun süredir Suriye sınır hattında hazırlıkları tamamlanan operasyon için düğmeye basılması gündeme gelecek. Fırat’ın doğusuna yapılacak muhtemel operasyonun, Akçakale’nin karşısında yer alan Tel Abyad, Ceylanpınar’ın karşısındaki Ra’sul Ayn ve Suruç’un uzantısı olan Ayn el Arab’a (Kobani) yönelik olması bekleniyor. Bu bağlamda operasyonun ABD’ye rağmen yapılması durumunda, bölgenin hava sahasının Türkiye’ye kapatılacağına kesin gözüyle bakılıyor. Sonuç itibarıyla belirtmek gerekir ki, - kendi içerisinde büyük riskler ve zorluklar içermesine rağmen - bu askeri operasyonun vakit kaybetmeden yapılması ülkemizin güvenliği, birliği ve bütünlüğü açısından hayati ehemmiyet arz etmektedir. ABD ile birlikte atılacak her ortak adım, Türkiye’nin güneyinde kurulması planlanan terör devletinin inşasını hızlandırmaktan ve onlarca yıl enerjimizi sömürecek bir terör sarmalını en baştan kabullenmekten başka bir mana ifade etmemektedir.

 

YUKARI