Bugun...

Türk modernleşmesinin sosyo-politik analizi: Riskler, yenilikler ve tehditler

 Tarih: 10-12-2017 18:59:00
Prof. Hüsamettin İnaç

Batılılaşma olarak algılanan Türk modernleşmesi, iki yüz yıllık bir geçmişe sahip bir tecrübedir. Güçlü bir imparatorluk geçmişine sahip olan Türkiye, geri kalmış ve toprak kaybetmiş olmanın verdiği psikolojiyle bu süreçte “aşağılık kompleksi” ve “tatminsizlik duygusuna” maruz kalmıştır. Öyle ki Türk aydını bu iki asrı daima kendine nasıl yeniden kalkınabileceğimizi, nasıl büyüyeceğimizi ve nasıl “modern” olacağımızı sorarak geçirmiştir. Acaba çözüm; okullaşmayı artırmak, kişi başına gelir düzeyini yükseltmek ya da militarist modernleşmeyi sivil bir karaktere dönüştürmekte mi gizlidir? Tam da bu bağlamda bu makalemizde siz değerli okurlarımıza, Türk modernleşmesini batılılaşma, ulus-devletin inşası, kimlik süreçleri, riskleri, problemleri, getirdiği yenilikler ve tehditler boyutuyla açıklamayı amaçlamaktayız.

1.     Batılılaşma ve Modernleşme

Batılılaşma terimi ilk tahlilde oldukça hatalı bir kavramdır, zira gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir değişimi ima eder. Ayrıca bir toplumun kendinden farklı bir topluma geçişini sorgulamak durumundadır. Bu bağlamda ileri sürülebilecek en gerçekçi argüman, her toplum  kendi tarihinin bir ürünü olduğudur. Türkdoğan’a göre, benzer tarihleri olmayan toplumlar birbirlerine yakın “şimdi”yi yaşayamazlar. Batı, ekonomik politik ve kültürel parçalardan oluşan bir bütünlük olarak, kendi tarihi üzerinde yükselmiştir. Batının bu parçalardan herhangi birine indirgenemez. Ne kapitalist üretim tarzı, ne parlamenter burjuva demokrasisi ve ne de Aydınlanma felsefesi Batı’yı tek başına açıklayabilir. Batılılaşma için bu bağlamda tam endüstrileşme ve parlamenter burjuvazi, demokrasiye geçiş için yeterli değildir. Bu sırada var olan tarih ve coğrafyadan kaynaklanan kültürel farklılıklar hep gündemdeki yerini korumaktadır. İçeride geleneksel, dışarıda modern olan Japonya, bu duruma en önemli örneklerden birini teşkil eder.

Sezer’e göre hiçbir toplum diğerinden tamamen farklı değildir ama buna karşın, sui generis (nev’i şahsına münhasır) bir karaktere sahiptir. Bütün toplumlar ayni tarihi kurallar üzerinde değişir ve oluşur. Son tahlilde, bu yasalar altyapı ve üstyapı olarak adlandırılırlar ve tarihin eğilimini etkilerler. Farklılıklar ve ayırt edici özellikler ortaya çıktığında, gelenekler, görenekler, değerler ve politik davranışları kapsayan kültürel tarih, stratejik bir önemi haiz hale gelir. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, bir toplumun kendinden farklı bir topluma dönüşmesindeki en büyük engel de gene tarihtir.

Bu koşullar altında, modernleşme kavramını tercih etmek daha isabetli olabilir ya da çağdaşlaşma kavramı, batılılaşma kavramının yerine kullanılabilir. Ne var ki, Osmanlı imparatorluğunun idarecileri gerçek anlamda modernleşmeyle ilgilenmediler. Onların esas amacı imparatorluğun çöküşünü mümkün mertebe ertelemekti. Bu bakış açısına göre, batılılaşma kelimesinin karşılığı, “batılı gibi olmak”tı. Bu durum ise batılılaşmanın doğasının diğer önemli durumlarla birlikte kavranmasını zorlaştırıyordu. Batılılaşma çabaları  Osmanlı ordularının Batılı milletlerin orduları karşısında yenilmesiyle gündeme geldi ve bu yenilgi dönemlerinde Osmanlıları Batılılaşma yönünde zorlamaya başladı. Berkes’e göre Fatih İstanbul’u fethederken, Yeni Avrupa bir kapitalist gelişme eğilimine girmişti ve Kanuni döneminde de bu ilerleme süreklilik kazanarak devam etti. Bu yüzyılın sonunda Gutenberg ilk kitabını basmak üzereydi,1700 baskı makinesi kuruldu ve 15-20 milyon kitap Avrupa’ya dağıtılmak üzere basıldı.

Batılılaşma yönündeki en somut ve önemli gelişmeler; 16. yüzyılın ikinci yarısında, sosyal, askeri ve ekonomik yapının temelini teşkil eden Tımar sisteminin Osmanlı ekonomisinde kullanılmasıyla yaşandı. Bu dönemde İmparatorluğun batılılaşması Müslüman olmayan tüccarlarla yapılan ticaretlerle devam etti. Bu bağlamda, Müslüman olmayan tüccarlar Osmanlı’nın batılılaşma hareketlerinde oldukça önemli bir rol oynamaktaydı. Bu gruplara göre, İmparatorluğun batılılaşması, ayrıcalık ve fayda sağlayan sömürgeleşme sürecinden geçiyordu. Stone durumu şöyle bir analizle açıklıyordu; “Anadolu’daki tüccarlar deniz kıyılarındaki bulunan Müslüman olmayan tüccarlara bağlıyken daha sonra bu Batılı tüccarlara bağlı hale geldi. Müslüman olmayan tüccarlar diplomatik roller oynadıklarından mahkemeler üzerinde geniş haklara sahiplerdi ve İmparatorluk hatırına vergiler toplamaktaydılar. Uzun dönemde Osmanlı’nın ekonomik üstünlüğü Müslüman olmayan tüccarlara verilen haklar, merkez yönetimde söz sahibi olmaları ve politik bir vakum oluşturarak ekonomik inisiyatifi ellerine almaları Müslüman olmayanlara politik olarak da büyük bir güç sağladı” (Stone 1998: 59). Yine de çöküş döneminde, Osmanlı hükümdarları iktidarlarını garanti altına almak amacıyla, Batılı meslektaşıyla uzlaşma fırsatı aramaya başladılar. İmparatorluk için, politik ve ekonomik alanda Batı’ya bağlanma dışında, ne bir çıkar yol ne de bir alternatif mevcuttu. 

Aslında, batılılaşma süreci Osmanlılar tarafından farklı bir perspektiften algılanmıştır. Onlara göre ekonomik kötüleşme ve sosyal çöküntülerle batılılaşma arasında bir bağ vardı. Bu inanç, halkın batılılaşma eğilimini içselleştirmesini engelleyen bir direnç meydana getirdi. Berkes’e göre; halk değişimi talep etmediği, sürüklemediği ve yönlendirmediği takdirde, sosyal değişim daha trajik sosyal problemlerin doğmasına, değişimin zorlayıcı, yüzeysel ve maliyetli olmasına yol açacaktır.  

Türk tarihine modernleşme olgusunun eklemlenmesinden sonra, koşullar ve gelişmeler yukarıda ifade edildiği üzere gerçekleşti. Öte yandan, Osmanlı yönetici sınıfın Batı’yı yüzeysel anlamda taklidi, halk kitlelerinin tepkilerine yol açtı. Bu tepkiler halk ve yönetici sınıfın arasında kültürel yabancılaşmanın meydana gelmesine ve bu tepkilerin “gerici” olarak tanımlanan değişim karşıtı ve muhafazakâr isyanları beraberinde getirdi. Özellikle batılılaşma adına yapılan bazı yeniliklerin halkın temel geçim kaynaklarını engellemesi üzerine, başta matbaacılar olmak üzere esnaf gruplarının yönlendirdiği Patrona Halil İsyanı çıktı. Aynı zamanda, benimsenen yeni kurumlar tarihi ve kültürel bağlamlarıyla batılı özlerinden uzaklaştıkları için Osmanlı toplumunda kabul görmedi. Örneğin, daimi ve zorunlu ordu, kölelik sistemine dönüştü. Yukarıda sözünü ettiğimiz nedenlerle, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki batılılaşma olgusu yüksek kesim ve halkın arasında modernlik ve gelenekler arasından doğan gerçeklerle birlikte bir ikilem ortaya çıkardı.    

Osmanlı batılılaşmasında ortaya çıkan diğer önemli bir konu ise ulusallaşmanın başarısızlığıydı. Ulusal kimlik bilincinden ve Batı’yı isabetli bir biçimde değerlendirebilecek zihni hazırlıktan yoksun olduklarından, Osmanlı aydınları, ulus kelimesini, elitist ve dini ideolojilerin bir sonucu olarak,  dini topluluklar olarak algıladılar Ulusallaşmanın başarısızlığın arkasındaki en büyük neden, ulusallaşma, modernleşme ve batılılaşma kavramları arasında var olan sıkı nedensellikti.  Bu nedensellik, kapitalizm ve ekonomik değişikliklerden ibaretti ve bu Şaylan’ın belirttiği üzere market entegrasyonu olarak tanımlanıyordu ve ulusallaşma ve merkezileşme prensiplerine dayanıyordu. Ekonomik durum feodal üretimi kapsıyordu ve yeni bir tür ekonomik yapı ve kurumsal oluşum meydana getiriyordu. Ekonomik değişimin en karakteristik özelliği ise malların üretimindeki yaygınlık ve çeşitli sosyal kesimlerdeki piyasaların bütünleşmesiydi. Ekonomik güven içerisindeki piyasaların bütünleşmesiydi; çeşitli sosyal sınıflar içerisindeki kesimlerdeki normların ve değerlerin entegrasyonu, politik arenada, ulusal ve merkezi sınırları doğurdu.

2.     Türk Modernleşmesinin getirdiği riskler ve yenilikler

Türk modernleşmesi demokratik çerçeveden uzak bir gelişim seyri izlemiştir. Bu da demokrasinin belirli aralıklarla yapılan serbest seçimlere indirgenmesi anlayışına sebep olmuştur. Bugün Türk toplumunda “öteki”ne tahammülün olması gereken olgunlukta olmamasının temel nedenlerinden birisi budur. Türk modernleşmesi başka hiçbir modernleşme örneğiyle (Rus, Japon vs) kıyaslanamayacak ölçüde kadın üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Yeni bir kadın imgesi yaratılarak modernleşmenin görünen yüzü ve en temel göstergesi olarak bu yeni kadın imgesi kabul edilmiştir. Modernleşme siyasi liderler (Mustafa Kemal Atatürk), yaratılan figürler (Keriman Halis) ya da modernleşmenin koruyucusu ve kollayıcısı olduğunu iddia eden (Kenan Evren) gibi kişiler üzerinden yürütülürken modernleşme karşıtlığı daha çok toplumun geniş kesimlerince herhangi bir bireysel figür ön planda olmadan yürütülmüştür. Bilindiği üzere modernleşme Batının kendi içerisinde yaşamış olduğu tarihsel süreçlerinin sonunda ortaya çıkmıştır.

Türk modernleşmesi tarihsel süreçlerin akabinde kendiliğinden ortaya çıkan bir sonuç olmadığı için modernleşmenin Batıda ürettiği sonuçlar Türkiye için geçerli olmamıştır. Batıda bireyselleşme olarak karşımıza çıkan olgu Türkiye ve Türkiye gibi modernleşmekte olan ülkelerde bencillikle karıştırılmıştır. Bilindiği üzere Japon modernleşmesi “taklit” üzerinden gerçekleşmiş ve büyük oranda başarıya ulaşmıştır. Türkiye yola “takip” (batıyı) ile çıkmış zaman zaman “taklit”e kaymış bu bağlamda gelgitleri olan ve değişken bir yol izleyerek bir dikiş tutturamamıştır. Bugün Türk modernleşmesinin kısmen başarılı olarak değerlendirilmesinin altında yatan temel sebeplerden birisi budur. Ordunun kendisine modernleşmenin öncüsü, koruyucu ve kollayıcısı rolü biçmesi ve ordunun her alanda nüfuzunu hissettirmesi modernleşme karşıtlarının cemaat ve tarikatların çatısında buluşmasına neden olmuştur.

Bilindiği üzere Türk modernleşmesinin yönü hep batı olmuştur ve bu pek çok çalışmada eleştiri konusu edilmiştir. “Modern Toplum” batı menşeili bir olgu ise modernleşmekte olan toplumların Batı toplumlarını takip etmesi elbette tabiidir. Ancak bu her şeyin en iyisinin batıda olduğu anlamına gelmemektedir. Türk modernleşmesinin her şeyin en iyisinin batıda olduğuna inanması ve bu zihin yapısına sürekli vurgu yapması ABD, Fransa, İngiltere gibi birkaç ülke dışındaki tüm ülkelerin ve toplumların aynı yerde kategorize edilmesine neden olmuştur. Bu toptancı anlayış Türkiye’nin dünyanın büyük bir kısmından uzaklaşmasına, oradaki gelişmelere mesafeli durmasına neden olmuştur. Türk modernleşmesi tüm eleştirilere rağmen istediği “milleti” büyük oranda yaratmış ve bu açıdan ele alındığında başarılı olarak değerlendirilmektedir.

Türk modernleşmesinin toplumdan kopuk, yukarıdan aşağıya gerçekleştiği çok çeşitli çalışmalarda ele alınmıştır. Modernleşmenin bu çerçevede gerçekleşmesi, modernleştirici elitlerin yaşam pratiklerinin toplumun çok geniş bir kesimince benimsenmesinin mümkün olmaması bununla birlikte modernleşmenin ordu eliyle sert bir biçimde empoze edilmesi (askere gitmeden adam olunamaması vs) devlet ile milletin kopuşuna neden olmuştur. Devletinde aradığını bulamayan millet ya başka devletlere öykünmüş ya da istediğini informel yapılarda arama yoluna gitmiştir. Türkiye’de modernite hala ciddi anlamda sorgulanıp, eleştirilirken Batının post modern evreye geçmiş olması iki tarafın söylemde ve eylemde ortak paydada buluşmasını her geçen gün daha da zorlaştırmakta ve iki taraf arasında açmazları derinleştirmektedir.

Ekonomik koşulların yanısıra Türk batılılaşmasındaki diğer bir problem, Kadıoğlu’nun, “Türk Milliyetçiliğinin paradoksu” olarak adlandırılıp tartıştı. 19. yüzyıldaki modernleşme hareketinin batılılaşma taklitleri sonucunda Türk milliyetçiliğinin paradoksu ön plana çıktı. Buna göre Türk milliyetçiliği, Türk milletinin uyanışı değildi. Batının önemli olguları bilim ve teknoloji idi. Yine de bu doğunun ruhu ile birçok olgu silinmeden ve karşı gelinmeden sentezlenebilirdi.

Bize göre Türk batılılaşmasındaki en büyük problemlerden biri de Türk aydınlarının batılılaşmayı, modernleşmenin yegâne yolu olarak, Japon ve Rus modernleşmesinden farklı anlamda kavramalarıydı. Diğer problem ise modernleşme olgusunun elit bir hareket olarak kalıp sıradan insanlara yansıtılmamasıydı. Yani, batılılaşmanın sosyal boyutları ihmal edilmişti. Yukarıdaki sebeplerle açıklanmış olan, Osmanlı toplumundaki ulus kelimesinin varlığındaki kapitalist anlayış eksikliği batılılaşmadaki ve milliyetçilikteki sosyal zemin eksikliğini ortaya çıkarmıştır. Timur’a göre Türk kelimesi cahillik ve kabalık sıfatlarıyla saygısız bir kullanımla köylü ve Türkmen kabileleri temsilen kullanılmıştır. Aslında, millet kelimesi ise Yahudi ve Hristiyanlar için kullanılmış, ama bu kullanım tarzı da, modern milleti değil dini bir kategoriyi ifade ediyordu.

 

  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI