Bugun...

İran Kıyamı: Olaylar, olgular ve süreçler

 Tarih: 09-02-2018 22:48:00  -   Güncelleme: 06-04-2018 14:54:00
Prof. Hüsamettin İnaç

Yılın son haftasında Meşhed’de başlayan protestolar. İran’ın gündeme bomba gibi düşmesine neden oldu. Haddi zatında İran, Trump’ın iktidara gelişiyle birlikte gündemin ilk sırasında yer aldı. Zira Trump yönetimi, Obama döneminde imzalanan nükleer anlaşmayı ortadan kaldırmayı ve “haydut devlet” olarak gördüğü İran’ı sınırlandırmayı ve diğer bölge ülkelerini ikna edebildiği takdirde bu ülkeyle savaşmayı göze aldı. Hâlbuki Obama yönetimi, Afganistan ve Irak işgali sonrasında izlenen politikaların bir devamı olarak, İran’ın Şiilik üzerinden bölgeye yayılmasına yardımcı olmuştu. Bu dönemde bölgede iktidarda olan sünni yönetimler bir bir ortadan kaldırılarak şii iktidarlara yol açılmıştı. Öyle ki Irak, Şii Cumhurbaşkanı Maliki yönetimi sayesinde nerdeyse tamamen İran’ın eline geçmiş, Suriye’de Haşdi Şabi gibi örgütler üzerinden İran’ın nüfuz alanı genişlemiş, Lübnan’da Hizbullah ve Yemen’de Husiler İran’ı adeta yeniden İmparatorluğa doğru taşımıştı.

Aslında İran’ın önünün bu kadar açılması, kendisi açısından stratejik bir tuzak mahiyetindeydi. Zira mezhep üzerinden yürütülen bu yayılmacı politika, İran hakkında bölgesel ve küresel çapta olumsuz bir imaj kazanmasına yol açıyordu. Öte yandan İran halkının, imparatorluk rüyası gören idarecilerinin savaş makinasına harcadıkları paranın kendi refahlarına harcanmadığını görmesi, toplumun farklı kesimlerinde ciddi rahatsızlıklar yaratmaktaydı. Ruhani’nin ekonomiye –rejimin bir gereği olarak – yeterince hâkim olamaması, ekonomik ambargonun hafifletilmesiyle birlikte halkta refah talebi ve beklentisinin artması ve rejimin gündelik hayat üzerinde kurduğu baskının azaltılması arzusu sosyo-politik yapıdaki değişim ve dalgalanmaların ana parametrelerini oluşturmaktaydı.  

Ne var ki İran toplumunun rejimden ve rejimin izlediği küresel politikadan memnun olmasa da rejimi değiştirmeye yönelik çok ciddi bir siyasi eğilim mevcut değildir. İran’da muhafazakârlar ve liberaller (reformistler) arasındaki mesafe, Batı’da ve özellikle Türkiye’deki benzer ayrımdan daha farklıdır. Zira her iki sosyo-politik kimlik rejimi destekleyen rejimin çocuklarıdır. Ayrıca İran, çok farklı etnik köken, din ve dili bünyesinde barındırmakla beraber güçlü devlet geleneği ve Şiilik üzerinden güçlü ve tutarlı bir ulusal kimliğe sahiptir. Daha da ötesinde, halk Arap baharının yaşadığı evrimden gerekli dersleri çıkarmıştır ve rejimin geri dönüşü ve intikam alma ihtimalini göz ardı etmemektedir. Ülkenin içinde bulunduğu zorluk ve sıkıntılar da insanları birleştiren bir unsur haline dönüşmüştür.

Birtakım mahfiller söz konusu protestoların bizatihi rejimin kendisi tarafından çıkardığını iddia etmektedir. Bu kesimlere göre rejimi konsolide etmek, reformistlere gözdağı vermek ve rejim muhafızlarını sokağa daha fazla hakim kılmak için protestolar kullanıldı. Nitekim ülkede Ahmedinejat ve ekibi zan altında bulunuyor. Ancak biz, İran’daki ayaklanmaların dış mihraklar marifetiyle gerçekleştiğini ve bir ‘Pers Baharı’ oluşturulmak istendiğini düşünmekteyiz. Zira Suriye’de, Yemen’de ve Lübnan’da etkin bir varlık gösteren, Ortadoğu coğrafyasında stratejik varlık göstermek durumunda olan,  nükleer anlaşmayı feshetme tehdidi üzerinden ABD ile karşı karşıya gelen, uluslararası ekonomik ambargoya maruz kalan, uluslararası toplum tarafından yayılmacılıkla suçlanan ve kendi içinde farklı kültürleri bir arada tutma çabası içerisinde bulunan bir İran mevcuttur.

Peki, dış mahfillerin İran’ı karıştırmaktan ne gibi bir kazancı olabilir? Daha önce belirttiğimiz üzre İran’ın aşırı jeopolitik bir hırsla Ortadoğu’nun nerdeyse tüm alanlarında var olma çabası, İran hakkında olumsuz bir küresel algının oluşmasına ve bölgesel aktörlerle rekabetin artmasına yol açtı.  Öte yandan içinden geçtiğimiz yıllar yeni bir dünya düzeninin kurulma aşamasını şekillendiren bir zaman dilimine tekabül etmektedir. Bu dönemde İran, Ortadoğu coğrafyasında bölgesel bir güç olarak ön plana çıkmakta, özellikle İsrail’in güvenliği açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Özellikle ABD için en birincil öncelik, İsrail’in güvenliği meselesidir. Bu bağlamda İsrail’in güvenliğini tehdit eden iki önemli uluslararası mega projeden bahsedebiliriz. Bunlardan birincisi İpek Yolu projesidir. Ki bu proje altmışın üzerinde ülkeyi ilgilendirmektedir. Dünya ticaret yollarını yeniden şekillendiren bu proje, Londra ile Çin’i birleştirmeye hedefleyen ve dünyayı kabaca ikiye bölen bir stratejik adımdır. Bu stratejik adım, bir yanda ABD’nin küreselci güçleri, İngiltere, Katar, İran, Rusya, Türkiye, Fransa ve Çin gibi ülkelerin bir kümede, öte yandan ABD’nin ulusalcı kanadı, Almanya, İtalya, Polonya gibi ülkeleri farklı bir kategoride yer almaya itiyor. İran, bu projenin tam da ortasında yer alıyor.

 

        

                               

  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI