Bugun...

Dış Politika, Zeytin Dalı ve algı operasyonları

 Tarih: 15-03-2018 12:46:00  -   Güncelleme: 06-04-2018 14:48:00
Prof. Hüsamettin İnaç

Dış Politika, bir devletin kendi dışında gelişen etkilere gösterdiği tepkilerin tümüne birden verilen isimdir. Türkiye de kendi sınırında gelişen olaylara ve Suriye iç savaşı üzerinden gerçekleşen üçüncü dünya savaşına tepkisiz kalamayarak özgün bir Ortadoğu politikası oluşturmaya başlamıştır. 15 Mart 2011 tarihi itibarıyla Esed’in sivil muhaliflere silahlı saldırı düzenlemesiyle karışan Suriye, Türkiye için büyük bir güvenlik tehdidi oluşturmaya başlamıştır. En başta Esed’le dostça ilişkilere sahip olan Türkiye, Esed’in uluslararası sisteme entegre olmasını, ülkesinde demokrasiyi hakim kılmasını tavsiye etmiş, aksi takdirde Suriye’nin büyük güçlerin müdahalesine açık hale geleceği ve istikrarsızlığın yayılacağı ikazında bulunmuştur Ne var ki Esed’in muhalefeti dikkate almak yerine –verdiği sözlerin aksine – şiddet ve orantısız güç kullanarak kalkışma hareketini bastırması ülkede kaosu hakim kılmıştır. Bu olaylar üzerine kimyasal silah kullanan Esed rejimine son vermeyi taahhüt eden ve Türkiye’yi de kendine paralel politikalar izlemeye ikna eden Obama yönetimi, artan şiddet sarmalını teskin etmek bir yana “stratejik sabır” kavramı üzerinden sessiz ve etkisiz kalmayı tercih etmiştir. Nitekim ABD’nin bıraktığı boşluğu Rusya ve İran doldurmaya başlamıştır.

Bu esnada bir an önce Esed rejiminden kurtulacağını düşünen Türkiye, bölgede kendine müzahir bir yapı oluşturmak üzere harekete geçmiş, sivil anlamda ülkede Maruni, Keldani, Ezidi, sosyalist, liberal, Müslüman, Hıristiyan, Sünni ve Şii güçleri bir çatı altında toplayarak Suriye’nin genel tablosunu temsil eden bir muhalif grup oluşturmuştur. Bu yapının silahlı kanadı olarak Özgür Suriye Ordusu’nu teşkil eden Türkiye,  ABD yönetiminin söz verdiği adımları atmayarak Esed’in iktidarını korumasının yarattığı sarsıntıyla, yaptıklarını meşru bir zemine oturtamamıştır. Davutoğlu politikaları bir nevi Suriye’nin toprak bütünlüğünü ihlal eden dış politika tercihleri olarak algılanmıştır. Hâlbuki Türkiye, güvenlik kaygılarından hareketle sınırında kendine müzahir bir yapılanma oluşturmak niyetindeydi.

Nitekim yeni oluşan dengeler ve Trump’ın da Obama döneminin basiretsiz politikalarını sürdürmesi neticesinde Türkiye bir yandan İran ve Rusya ile ittifak ilişkileri geliştirerek Astana Sürecini başlattı. Öte yandan bu ittifakın yarattığı ivmeyi ve büyük güçlerin kendi arasındaki ihtilaftan doğan boşluğu değerlendirerek kendi göbeğini kendi kesti. En son durumda Türkiye’nin Suriye ile sahip olduğu uzun sınır, DEAŞ’la mücadele bahanesiyle ABD tarafından kurgulanan ve PKK’nın Suriye kolu olan YPG/J’yi kurarak bölgedeki silahlı kara gücü haline getirdi.

Tüm bu gelişmeler üzerine Fırat kalkanı Operasyonunu başlatan Türkiye, çatışmasızlık bölgelerinden birisi olan İdlib’te üsler oluşturma karşılığında Rusya’dan Afrin vizesi aldı. Hava kontrolünü elinde tutan ve orada YPG’lilerle iyi ilişkiler içinde bulunan Ruslar, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını haklı bularak operasyonu anlayışla karşıladı.

Haddi zatında Türkiye’yi Afrin Harekâtına zorlayan ve bardağı taşıran son damla, rejim güçlerinin İdlib’te bulunan radikal ve aşırılıkçı grupları güneyden sürerek YPG için tehdit oluşturması nedeniyle ABD’nin otuz bin kişilik bir sınır muhafaza birliği kuracağını ilan etmesi oldu. Ortadoğu’yu kalıcı bir kaosa sürükleyecek, Türkiye’nin güneyini onlarca yıl istikrarsız bırakacak ve küresel terörle mücadeleyi sekteye uğratacak bu adım, harekâtı kaçınılmaz hale getirdi.

Afrin Operasyonu hem operasyonel ve hem de sembolik anlamda çok büyük bir ehemmiyete sahipti. Öncelikle 1974’te Apocular olarak ortaya çıkan PKK, ismini Öcalan’ın Afrine geldiği 1979 yılında resmi simini Afrin’de aldı. Öte yandan ABD’nin kurmayı tasarladığı terör devletinin başkenti Afrin olacaktı. Aynı zamanda söz konusu terör devletinin Akdeniz’e açılabileceği tek kapı da Afrin’di. Suriye’ye uzanan Amanos dağları ve Afrin bölgesi, teröristlerin Türkiye’ye sızıp eylemlerini gerçekleştirdikleri ve geri dönüp sığındıkları bir sığınak niteliğindeydi. 

Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin 51. Maddesinde tadat edilen nefsi müdafaa hakkından ve birçok uluslararası terörle mücadele metninden meşruiyetini kazanan Operasyon, başta ABD olmak üzere terörle iç içe geçmiş Batılı devletlerin gerçekleşeceğini hiç de ümit etmedikleri bir adımdı. Üstüne üstlük operasyonun stratejik hedeflerinin net olması, kendini yönetemeyen ve içindeki teröristleri kontrol edemeyen bir komşu ülkeye karşı meşru bir savunma argümanına sahip olması ve harekâtın planlandığı şekilde beş koldan ilerleyip terör örgütüyle Türkiye sınırını bir savunma kuşağına alması tüm taraflarca dikkatle gözlemlendi. 

Ancak Türkiye’nin kendini koruması için attığı adımlar, ABD’nin Ortadoğu’ya planlarının çöpe gitmesi anlamına gelmekteydi. Zira Amerika’nın bölgede tek dayandığı güç, kendisinin her dediğini yapacak, maliyeti çok düşük ve istendiği zaman ölecek yegâne güç olarak YPG/J’li teröristlerden ibaretti. Türkiye’nin bu operasyonla bu teröristleri hzıla yok etmesi, Fıratın doğusundan yardıma gelen teröristlerin de imha edilmesi Trump hükümeti ve özellikle Pentagon’da ciddi kaygıya ve rahatsızlığa yol açtı. Ayrıca operasyonun başarılı olması, Münbiç ve idlib başta olmak üzere, teröristlerin ve dolayısıyla ABD’nin hâkim olduğu bölgelere Türkiye’nin nüfuz etmesi demekti. ABD’nin rahatsızlığı Münbiç üzerinden birtakım yeni müzakerelere kapı aralasa da ABD, Afrin operasyonun –aslında bölgede olmayan- İŞİD ile mücadeleye odaklanmayı engellediği propagandasını yapmaktan geri durmadı. En son olarak, rejim güçlerinin Afrin’e doğru hızla ilerlediği, rejim buraya girmek isterse Türkiye ve rejim arasında kalan Rusya’nın rejimi tercih ederek Türkiye’ye Afrin’den çıkması için baskı uygulayacağı iddiaları gündeme taşındı. Bu iddiadan hareketle ABD’li Türkiye uzmanı Aaron Stein, Zeytin Dalı Operasyonunun stratejik açıdan mantıklı olmadığını, PKK ile mücadele konusunda İran’la işbirliğinden çok çatışmanın hâkim olduğunu ve bu operasyonla bölgedeki Kürtlerin desteğini kaybeden Türkiye’de Afrin sonrası PKK sorunun katlanarak şiddetleneceğini belirtti. Bu kabil uzmanlar Türkiye’nin kendi sınırları etrafında bir tampon bölge oluşturduklarını ve Rusya’nın da Türkiye’ye bu geldiği noktayla yetinmesi ve Afrin’den kent merkezine girmeden operasyonu tamamlayarak bir çıkış stratejisi oluşturmaya zorlayacağını belirtiyorlar.

Tüm bu gelişmelerden rahatsızlık duyan Batı, operasyonu başarısız kılmak için yeni stratejiler geliştirmeye başladılar. Bu arada Afrin Operasyonundan tek rahatsızlık duyan aktörler, batılı devletlerden ibaret değildi. Zoraki işbirliği içerisinde bulunduğumuz İran da Türkiye’nin sahadaki başarısını büyük bir öfkeyle karşıladı. Öyle ki bu başarıyı gölgelemek için İran, Türkiye’nin kimyasal silah kullandığı iddiasını gündeme taşıdı. Bununla yetinmeyerek Türkiye’nin İdlib’te gözlem üsleri kurmasını önlemek suretiyle Rusya’yla ilişkisini bozmak isteyen İran, bölgedeki Türk konvoylarına saldırarak on iki askerimizi şehit etti. Bu meyanda İsrail’in insansız hava aracını vuran İran, bölgeye İsrail’i çekerek Türkiye’nin kurmaya çalıştığı güç dengesini işlevsiz hale getirmeye çalıştı.

Batının elindeki en büyük koz, istediği gibi manipüle edebildiği uluslararası medya idi. Bu medya aracılığıyla öncelikle Türkiye’nin sivilleri vurduğu iddiası söz konusu kanallar tarafından flash haber olarak geçildi. Esed rejiminin Doğu Guta’da öldürdüğü siviller ve gene Esed’in muhaliflere uyguladığı işkence görüntüleri bu yalan haberin en etkileyici yaftaları olarak sunuldular. Öte yandan Türkiye’nin iç cephesini çökertmek ve toplumsal barışına halel getirmek amacıyla Türkiye’nin Kürtleri hedef aldığı gene bu medyanın dezenformasyonları arasında yer aldı. Tüm bunlar yetmemiş olacak ki, Türkiye’deki ana muhalefet partisi başta olmak üzere birtakım mahfiller, yaptığımız operasyonların meşruiyet kazanması için mutlaka Esed’le görüşülmesi gerektiğini çokça dile getirmeye başladılar. Türkiye ise Esed’le görüşmekten özenle kaçınmayı tercih etti. Her ne kadar Rusya üzerinden ve dolaylı kanallardan operasyonun başarısı için rejimle asgari müzakereler yapılsa da, Türk dış işleri Esed’i tanımak anlamına gelecek hiçbir temas içine girmediler. Zira Esed’i tanımak onun bölgede daha fazla zulmetme cesaret ve kapasitesini ve yaptığı sistematik katliamın meşrulaştırılması anlamına gelmekteydi. Öte yandan diplomatik ilişkilerin al-ver esasına göre yapıldığı dikkate alınırsa tasması Rusya’nın elinde olan birisini tanımanın Türkiye’ye kazandıracağı hiçbir şey yoktu. Ancak ülkemiz Esed’in diktatöryel rejimini tanımakla şimdiye kadar elde ettiği güveni, prestiji ve meşruiyeti kaybedeceği kesindi. Öte yandan Türkiye, operasyon yaparak hayat verdiği bölgelere sayısı dört milyonu bulan ve ülkemizde barınan Suriyeli mültecileri taşımak istiyordu. Malum olduğu üzere, ailesini gözleri önünde öldüren ve en yakınlarını işkenceyle malul bırakan bir diktatörün yönettiği bir ülkeye hiçbir muhalif mülteci dönmek istemeyecekti.

Öte yandan gene içimizde devlet ve hükümetimize savaş açanlar, Özgür Suriye Ordusunun ÖSO), DAEŞ, taliban ve el-Kaide gibi radikal terör örgütlerinden müteşekkil olduğu yönünde bir algı operasyonu başlattılar. Burada en büyük amaç, yerel muhalif unsurlara dayanarak ve Suriye’nin bütünlüğü için çalışan Türkiye’nin bu operasyonunu bir terör eylemi olarak sunmaktı. Bu sayede ÖSO ile Türkiye’nin arası açılacak, bölgede savaşan askerlerimizin moral ve motivasyonu bozulacak ve ÖSO’dan gerekli istihbari ve lojistik desteği alamayacak olan Türk ordusunun zayiatı had safhada artırılmış olacaktı.

Hâlbuki Türkiye, sahadaki başarısını önemli ölçüde ÖSO birliklerine borçluydu. Üstelik operasyonda aktif görev alan ÖSO mensuplarının büyük çoğunluğu Türkiye ile çok güçlü bir gönül bağı olan Suriyeli Türkmenlerden oluşmaktaydı. Üstelik ÖSO’nun kurulmasında en etkin rol alan ülkelerin başında Türkiye gelmekteydi ve ilk başlarda ABD, bu yapıya terör bağlantısı olmadığı gerekçesiyle en büyük desteği vermiş, muhaliflerin hâkim olma ve barışı sağlama ihtimalinin artması nedeniyle Amerikan desteği kesilmişti.

Türkiye’nin söz konusu operasyonunu başarısı kılmak için geliştirilen bir diğer algı operasyonu ise, Türk askerinin Afrin kent merkezine girmemesi gerektiği yönündeki telkin ve tehditlerdi. Kolayca anlaşılacağı gibi, Türk ordusunun şeref ve haysiyetini tartışmaya atacak bu ihtimal, operasyonu baştan başarısız olarak ilan etmenin de bahanesi olacaktı. Nitekim Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği gibi, uyuyan dev zorla uyandırılmıştı ve Türk ordusunun bölgede güvenlik ve asayişi sağlamadan evine dönmek gibi bir arzusu yoktu. 

 

 

    

  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI