Bugun...

Yerlilik ve millilik üzerinden kimlik inşası mümkün mü?

 Tarih: 15-10-2017 01:47:00
Prof. Hüsamettin İnaç

Kimlik, bir kişinin ya da toplumun kendini fiziki ve psikolojik olarak güvende hissetmesi için bir yere, bir gruba ya da bir objeye özdeş ve bağlı hissetmesidir. Kimlik pek çok parametreden oluşur ve zaman içerisinde değişir ve dönüşür. Kimlik, Ötekilik üzerinden inşa edilir. Kişi ya da topluluk kendini tanımlarken –ister istemez- kendisiyle benzer olanları bir kümeye, kendinden farklı olanları farklı bir kümeye yerleştirir. Burada önemli olan Ötekiyle aradaki farkı belirleyen çizginin niteliğidir. Bu çizgi kalın ve provokatifse Ötekiyle bir arada yaşamak mümkün olmaz. Ancak bu çizgi yumuşak ve inceyse farklı kültürlerle farklılıkları yitirmeden bir arada, yan yana ve iç içe yaşamak mümkün hale gelir. Burada önemli olan, kimlik ve tarihin bir kurgu olduğunu ve bu kurgunun muhtevasını tarihçilerle birlikte büyük devlet ve siyaset adamlarının şekillendirdiğini zihinlerden çıkarmamak olmalıdır.

Bu bakımdan ana hatlarıyla Türk kimliğinin izlediği yörüngeye bakıldığında Orta Asya’da oluşan ve Çin’e karşı Ötekilik üzerinden şekillenen Türk kimliğinin göçler yoluyla tüm Kafkasya’ya, Balkanlara, Avrupa’ya ve 1071 Malazgirt Zaferiyle birlikte Anadolu’ya yayıldığı görülmektedir. Devlet kurma, teşkilatlanma ve askeri muzafferiyetlerle ön plana çıkan Türk kimliği, İslam’la şereflenmesiyle beraber medeniyet kurma kabiliyetine kavuştu. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu dönemi daha çok ittifaklar yoluyla Türk kimliğinin nüfuz alanını genişletme amacına odaklandı. Bu dönem, İslam’ı algılayış biçiminin de şekillendiği bir dönem oldu. Sünni, Hanefi ve itikadi anlamda Maturidi İslam, esas alındı. Selçuklunun uç beyliği olan Osmanlı beyliği, Batı ve Hıristiyan Dünya ile temas eden ilk Türk beyliği olarak meşruiyet edindi ve hızla Balkanlara ve Avrupa’ya doğru ilerledi. Bu dönem Batılı değerlerle Doğunun, Hıristiyanlıkla İslam’ın karşılıklı etkileşim içerisine girerek birbirini tanıması anlamında önem kazandı.       

Osmanlının en ileri olduğu dönem, Akdeniz’in Müslüman bir Türk Gölü haline geldiği Kanuni Sultan Süleyman dönemi oldu. Bu dönemde Avrupa, Rönesans, Reformasyon, Aydınlanma, rasyonalizm, hümanizm ve Kartezyen felsefe ile Ortaçağın skolastik ve patristik düşüncesini geride bırakmış ve Antik Yunan’ın demokrasi tecrübesini geliştirerek ‘kazanılmış kimlikler’ ile kendini tanımlaya başlamıştı. Ne var ki bu kazanımlar Avrupa’yı ‘Avrupa-merkezci’ bir yaklaşıma sürükledi. Bu yaklaşıma göre, bir toplumun ‘uygar’ olabilmesi için Batı’nın izlediği kültürel evrim basamaklarını izlemesi gerekmekteydi. Öte yandan bu yaklaşım Doğu’ya karşı ‘Oryantalist’ bir bakış açısnı geliştirdi. Buna göre, Doğu medeniyeti kendine verilmiş zenginlikleri kullanabilecek akli kapasiteden mahrumdu ve bu kaynakları sözde dünyanın hizmetine sunmak için emperyalizm ve koloniyalizm politikaları geliştirildi.

Hâlbuki 16. yüzyılda doğuda güçlü bir Türk imparatorluğu olmasaydı Batı kendi içinde kenetlenerek güçlü bir Avrupa kimliği oluşturamayacak, daha batıya giderek kendi ulusal değerlerini evrenselleştirmek üzerinden bir Avrupa uygarlığı kuramayacaktı. Dolayısıyla Osmanlı, Avrupa’yı tehdit eden bir ‘oluşturucu öteki’ halini almıştı.

Osmanlı son dönemi Avrupa ile yüzleşme süreci üzerinden farklı sosyo-politik ve kültürel kimliklerin ortaya çıkmasına yol açtı. Duraklama ve gerileme dönemine giren bir devlet, tarihte ilk defa, tehdit olarak gördüğü bir uygarlığın tehdidinden korktuğu için o uygarlıkla bir araya gelmeye karar verdi. Bu dönemde modernleşmeden anlaşılan, batılılaşma oldu.  Fransız İhtilali’nin getirdiği milliyetçilik furyasına karşı durmak için ‘ittihad-ı anasır’ fikri üzerinden Osmanlıcılık, modern değerlerin tehdidine karşı İslamcılık, Türk unsurunun yok olma tehdidine karşılık Türkçülük akımları gelişti. Bir de geleneğimiz ve milli-manevi değerlerimizden dolayı geri kaldığımızı düşünen ve meşruiyetini sadece batıyla güçlü temasından alan bir batıcı kimlik ortaya çıktı.

Osmanlı son döneminden günümüze kadar yaşadığımız süreçte Türk kimliği, Avrupa ve batılılaşma üzerinden kendinden yeniden tanımlama çabası içerisine girdi. Bu süreç kendini üç seviyede gösterdi. Birincisi; gelenekle moderniteyi bir arada yaşatmaya çalışan, askeriye üzerinden modernleşmeyi esas alan, imparatorluk içerisinde gayr-i Müslim azınlığın haklarını yükseltmek suretiyle Batı’nın bir parçası olmaya çalışan düalist Osmanlı son dönem modernleşmesi oldu. İkinci düzey; gelenekten koparak tamamen batılılaşmayı esas alan ve bu meyanda radikal toplumsal değişimleri zorlayarak yukarıdan aşağıya bir modernleşmeye dayanan Kemalist modernleşme sürecidir. Üçüncü düzey ise, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne resmen aday ilan edildiği 1999 Helsinki Anlaşmasından günümüze kadar süren, Avrupa Birliği ekseninde entegrasyon sürecidir. Sözünü ettiğimiz entegrasyon sürecinin ilk başlarında Avrupa Birliği görece demokratik değerler üzerinden kendini inşa ettiğinden dolayı her ne kadar Türkiye’nin demokratikleşmesine hizmet emiş olmasına ve sivil-asker bürokrasinin oluşturduğu vesayet ve oligarşiyi kırmada ‘dışsal bir değişim enstrümanı’ olmayı başarsa da, zamanla Avrupa’nın kendini ırkçılığa, şovenizme, yabancı düşmanlığına ve İslamofobiye teslim etmesiyle bugün bu tesirini yitirmiş durumdadır.

Tüm bu tarihsel ve kuramsal arka planı esas alarak ve bu süreçlerden gerekli dersleri çıkararak Türkiye’nin kimliksel anlamda kendini yeniden inşa etme mecburiyeti bulunmaktadır. Zira siz kendinizi tanımlamazsanız başkalarının sizin adınıza sizi tanımlayarak kültürünüzü ve kimliğinizi kuşatma çabası içerisinde gireceği muhakkaktır. Öte yandan Türkiye’nin 16 Nisan 2017 referandumuyla beraber Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi üzerinden yeni bir inşa sürecine girdiği dikkate alınmalıdır. İtalyan Ulusal Birliği’ni sağlayan ve modern İtalya’yı kuran Mazzini’nin ifadesi, ulus-devletin ulus-inşasındaki rolünü çok bariz bir biçimde ifade eder: ‘İtalya’yı kurduk. Şimdi sıra İtalyanları yaratmada’.     

Kimliğimizi yeniden inşa ederken en başta, kimliğimizi ‘uygarlık oluşturucu’ olmaktan uzaklaştıran geçmiş politika ve uygulamaları nazar-ı dikkate almak gerekir. Bu bağlamda dönemin İngiliz başbakanı Llyod George’un İngiliz parlamentosunda sarf ettiği; ‘ Türkleri mağlup etmenin yegâne yolu, onların elinden kutsal kitaplarını ve dinlerini almak ve geçmişlerini kötülemektir’ sözlerini vurgulamamız lazımdır. Bu bakımdan – en başta belirttiğimiz üzere -  kurgusal bir nitelik taşıyan kimliğin temel parametrelerinin yeniden yorumlanması, en temel önceliğimiz olmalıdır. Bunu yaparken ülkemizin henüz tam manasıyla milletleşme/uluslaşma sürecini gerçekleştiremediğini, vatanın devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü konusunda hemfikir olmayan unsurların varlığını göz ardı etmemek icap eder.

Yeniden inşa edilmesi gerekli olan parametrelerin başında din olgusu gelmektedir. Zira Türklük, İslam’la buluşmadan önce bir medeniyet inşa edecek mahiyet kesp etmiyordu. Öte yandan dinleri kaybeden Türklerin kimliklerini de yitirdiklerini Macarlar ve Bulgarlar üzerinden müşahede etmek mümkündür. Nitekim iki binli yıllarından başından itibaren dünya politikası ‘kimlik siyaseti’ üzerinden belirlenmeye başlanmış, din, mezhep, etnik köken ve ulusal aidiyetler kimliklerin şekillendirmesinde birincil rol oynamışlardır. Bu bağlamda en çok hasara uğrayan din, İslamiyet olmuştur. Zira NATO, Sovyet Rusya’nın komünist bir tehdit olarak tarih sahnesinden çekilmesinden sonra İslam’ı en büyük tehdit olarak algılamış ve varlığını İslami terörle mücadele üzerinden meşrulaştırmaya çalışmıştır. Ne var ki, ortada büyük bir sorun mevcuttur: İslam vardır ama İslami terör söz konusu değildir. İslami terörü çıkarmak da NATO ve NATO’nun desteklediği düşünce kuruluşlarına ve istihbarat örgütlerine düşmüştür. Nitekim CIA, 1995’te yayınladığı Global Trends 2015 raporunda, 2015 yılına geldiğimizde dünyanın yer altı ve yer üstü kaynaklarının yüzde 85’inin halkı Müslüman olan ülkelerin elinde olacağını ve şimdiden tedbir alınması gerektiğini açıkça deklare etmiştir. Bu rapor, izlenecek küresel politikaların adeta bir işaret fişeği olmuştur. İkiz Kulelere yapılan 11 Eylül 2001 terörist saldırıları, İslam’la terörü bir araya getirmeyi amaçlayan kumpasın ilk adımıydı. Bu saldırı bahane edilerek gerçekleşen ABD’nin Irak ve Afganistan işgalleri, 2004 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Rice ve Richard Holbrook’un geliştirdikleri Ilımlı İslam (moderate Islam) ve Büyük Ortadoğu Projesi / İnisiyatifi ve Avrupa’da hayata aktarılmaya çalışılan ‘Euro-Islam’ hep aynı hedeflere hizmet etmekteydi: Birincisi; İslam’ı radikal ve ılımlı olarak ayırarak kategorik anlamda İslam’ın medeniyet kurma iddiasını çökertmek ve ikinci olarak da İslam’la terörü özdeşleştirmek…

Ne var ki, son bir- iki yıl öncesine kadar açıkça hedef tahtasına konulduğu deklare edilmemiş üçüncü bir hedef daha vardı: İslam’la demokrasi arasında ahenk kurarak özgün bir modalite oluşturan Türkiye’yi çökertmek. Zira Türkiye, Avrupa için korkutucu neticeler yaşatacak bir İslam anlayışını benimsemişti. Halkı Müslüman olan elli yedi ülkenin içerisinde modern, demokratik, batılı değerlerle mücehhez ve İslam’la demokrasiyi uzlaştırabilen yegâne ülke Türkiye’ydi. Eğer Türkiye’nin İslam anlayışı yayılır ve başka ülkeler tarafından da model alınırsa İslam’ın yayılması ve geniş bir kabul görmesi gibi bir tehdit söz konusu olabilirdi. İslamofobiyi tetikleyen temel insiyak buydu.  Bu anlayış çerçevesinde önce 2004-2005 yıllarında Ukrayna ve Gürcistan üzerinden Türkiye’nin kuzeyi, 2010 yılında Arap Baharı üzerinden Türkiye’nin güneyi ve 15 Temmuz 2016 tarihi itibarıyla da bizatihi Türkiye’nin kalbi hedef alındı. Nitekim 15 Temmuz işgal girişiminde kullanılan dâhili aktörler, Mesihlik ve Mesianik anlayışlarla çarpıtılmış bir din algısı üzerinden hayat bulan robotlar ve mankurtlardı.   

Şöyle ki, 1979 Sovyet Rusya’nın Afganistan işgaliyle ortaya çıkan el-Kaide ve Taliban, Afrika’yı kasıp kavuran Boko Haram, Amerikan işgalinin Irak’ta neden olduğu mezhep çatışmaları ve Arap baharının yarattığı istikrarsızlık üzerinden şekillenen DEAŞ terör örgütleri kendilerini İslam üzerinden tanımlamaktadırlar. Batı da elinde tuttuğu enformasyon ve medya gücüyle terör üreten çarpık zihniyeti, gerçek İslam olarak pazarlamaktadır. Sosyal medya ve farklı iletişim kanalları ülkemiz gençlerini de batılılaşmanın getirdiği aşağılık kompleksi üzerinden agresif ve radikal tutumlara dini meşruiyet kılıfı/kisvesi giydirebilmektedir. Bu noktada at izi, it izine karışmakta ve İslam’ın temiz ve sahih kaynakları bir kenara bırakılarak bazı din bezirgânlarının eylem ve söylemleri berrak zihinleri bulandırmaktadır.

Bu bağlamda yeni bir kimlik inşasında ülkemiz açısından İslam’ın yeniden tanımlanması bir zaruret halini almıştır. Burada kastımız, kesinlikle dinin reforme ve modernize edilmesi değil, bilakis dinimizin sahih kaynaklarından hareketle yüz yıllardır tatbik ettiğimiz gerçek İslam’ın esaslarının sosyo-politik boyutlarıyla bir referans çerçevesi olarak güncellenmesidir. Türk tarihine, özellikle Selçuklu dönemine ameli anlamda –kentli bir toplum olarak - Hanefi mezhebini benimsememiz, Allah’la kul arasında en sağlam rabıtayı kuran Maturidi akaidine sarılmamız ve Ehl-i Sünnet çizgisi üzerinden gerçekleşen kutlu yürüyüşümüz açısından tekrar analiz edilmelidir. Bu tercihlerin dinin ana umdeleri olarak bir medeniyet inşasında oynadıkları roller, insan-toplum-devlet-medeniyet ilişkileri bağlamında irdelenmelidir.    

Öte yandan etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklar üzerinden yakın coğrafyamızda butik kent devletlerinin kurulmaya çalışıldığı bir dönemde dinin ayrıştırıcı değil, bilakis uzlaştırıcı dili hâkim kılınmalı, özellikle Avrupa Birliği’nin İlerleme raporlarında açıkça deklare ettiği Alevilik üzerinden din inşasına müsaade edilmemelidir. Bu bağlamda dini referanslı cemaat ve tarikatların çalışmaları eğitim ve özellikle finans boyutuyla devletimizin kayıt ve kontrolü altına alınması ve siyasete dair hususlarda cemaat ve tarikatların müdahale ve nüfuzunun kırılması hayati önemi haizdir.  

Kimlik inşanın bir diğer parametresi tarih alanı olmalıdır. Tarihe tarafsız kaynaklardan baktığımızda, içinde Türklerin olmadığı bir histiyografyanın (tarih yazımı) söz konusu olmadığı kolayca görülecektir.  Ne var ki, bugün batılıların ve Türkiye’nin tarih içerisinde ötekisi olmuş milletlerin yazdığı bir tarihi okumaktayız. Bu tarih algısı, bizde iki yüz yıl süren batılılaşmanın getirdiği ezikliği ve aşağılık kompleksini yaşatmaktadır. Tarihi büyük şahsiyetler ve tarihi dönüştüren olaylardaki rolümüz yok sayılmakta ve adeta tarih, yeni Türkiye’nin kuruluşuyla başlatılmaktadır. Gene en başta ifade ettiğimiz üzere, tarih bir kurgudur. Ancak bu tarihin aynı zamanda bir sosyolojisi de olmalıdır. Ruhun, inancın, maneviyatın ve hayata bakış açısının yansıtılmadığı ve içinde halet-i ruhiyenin mündemiç bulunmadığı bir tarih, okuyana şuur vermekten ve ibret kaynağı olmaktan uzak bir kronoloji olarak kalmaya mahkûmdur. Bu bakımdan dünyaya yön veren şanlı Türk tarihi, kendi kaynaklarımızı esas alarak ve karşılaştırılmalı kültür ve tarih analizlerini kapsayacak bir biçimde yeniden yazılmalıdır.

Kimlik inşasında bir diğer unsur, yaygın ve örgün eğitim sistemidir. Hemen hemen tüm milletler kendi uluslarını teşkil ederken eğitim sistemi üzerinden vatandaş yetiştirmeyi esas almışlardır. Bu bağlamda bu ülkenin vatandaşı olmanın temel kriterleri millilik ve yerlilik üzerinden yeniden tespit edilmeli ve müfredat bu anlayış etrafında yeniden dizayn edilmelidir. Tarihte Türkler ve Müslüman âlimlerin başarıları bilim tarihi içerisinde ya da Türklerin dünyayı değiştiren zihniyet ve anlayışları sosyoloji disiplininde ve yahut Türk düşüncesinin dünyaya kattığı zenginlik felsefe ve mantık alanlarında genç insanımızın dimağına kazınmalıdır. Böylelikle geçmişteki başarılarımızın geleceğimizi de teminat altına alacak bir kapasiteyi beraberinde getireceği bir bilince ulaşılabilir. Yukarıda belirttiğimiz üzere, ülkemiz henüz tam olarak uluslaşma sürecinin tamamlayamamış bir devlettir. Bu bakımdan Cumhurbaşkanımızın ifadesinde yerini bulduğu üzere Rabia – tek devlet, tek millet, tek vatan ve tek bayrak – ülküsü üzerinde birleşme, ancak milli ve yerli bir eğitim sistemiyle sağlanabilir. Bu bağlamda eğiticilerin yeniden eğitilmesi ve toplumun farklı kesimlerini kapsayan köklü bir zihniyet dönüşümü kaçınılmazdır.

Kimliğin inşasında bir diğer önemli faktör, sermayenin millileştirilmesi ve yerlileştirilmesidir. Bir ülkenin ideolojik ve sosyolojik dönüşümünü sağlayan daima orta sınıflar olmuştur. Demokrasi, insan hakları ve eğitim yoluyla sosyal tabakalaşmanın özgürce ve adil bir biçimde sağlanması, milli ve yerli unsurların yönetimde yer almasına ve toplumsal dönüşümün sağlanmasında öncü rol oynamasına imkân sağlayacaktır.  Bu bakımdan işleyen bir pazar ekonomisi içerisinde demokratik imkânları kullanan her bireyin terfi ve yükselme umudu güçlü tutulmalıdır. Bu da ancak dışarıya bağımlılığı azalmış, kendi öz sermayesini oluşturmuş, savunma ve güvenliğini millileştirmiş bir ekonomiyle mümkün olabilir. Bu bakımdan hızla sanayileşen ülkemizin en büyük sıkıntısının enerjide dışa bağımlılık olduğunu dikkate alarak yerli kaynaklarımıza odaklanmamız gerekmektedir.

 

Son ve en önemli unsur olarak, kimlik inşasında en önemli dönüşüm devletin kimlik bağlamında yeniden tanımlanmasıdır. Bilindiği üzere, devleti tanımlayan en önemli belge, Anayasadır. Anayasada ülkenin kendini tanımlaması üzerinden vatandaş-devlet ilişkisi ihdas edilir. Uyrukluk, vatandaşlık ve tabiiyet birtakım referans çerçeveleri üzerinden tarif edilir. Bu bakımdan diyebiliriz ki, her devletin bir kimliği vardır ve devletler kendi çizdikleri kimlik tanımına bağlı olarak dostlarını, düşmanlarını, tehditlerini, hedeflerini, taktik ve stratejilerini tespit ederler.  Ne yazık ki, ülkemiz açısından değerlendirdiğimizde, henüz demokratik ve sivil bir anayasaya sahip olmamanın getirdiği menfi tesirler kimlik bağlamında da kendini göstermektedir. Kıta Avrupa’sının hukuk sistemine bağlı katı bir bürokrasinin esas alındığı anayasamızda, en büyük tehdit vatandaştır. Devlet kendisine ait bir kamu hukuku ihdas ederek tehdit olarak gördüğü vatandaşına karşı kendini koruma tedbirleri almıştır. Vesayet ve oligarşinin taşıyıcısı olan anayasal kurumlar, ulusal egemenliği hâkim kılmaya manidir. Devletin halkı denetlediği katı bir mekanizma göze çarpmaktadır. Tüm bu menfi unsurların nedeni, devletle milleti ortak bir noktada buluşturacak bir devlet kimliğinin ortaya konulmamış olmasıdır. Milletin öncelikleriyle devletin önceliklerini birleştirecek ülküler, değerler ve inançlar Anayasa’da açıkça tadat edilmedikçe toplumsal anlamda millilik ve yerlilik hâkim olamayacaktır. Her ne kadar yönetim biçimimizi değiştiren değişiklikler başta olmak üzere, Anayasamız pek çok defa tadil edilmiş olsa da iki yüz yıldır batılılaşma cenderesinin yarattığı kimlik problemlerini yaşayan milletimizin daha somut bir biçimde devlet-millet kucaklaşmasına ihtiyacı vardır.            

  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI