Bugun...
SON DAKİKA

Barış Pınarı Operasyonu’nun sonuçları ve Anayasa Komitesi’nin teşkili

 Tarih: 06-11-2019 18:57:00
Prof. Hüsamettin İnaç

Suriye üzerinden yeni bir dünya düzeni oluşmaktadır. Amerika’nın bölgedeki varlığı ve YGP/PYD’ye verdiği destek ve Rusya ve İran’ın Türkiye’nin yapacağı operasyona vermekten esirgediği destek, Türkiye’nin güvenli bölge kurma planını imkânsızlaştırdığı gibi, - en önemlisi - Suriye’nin kuzeyinde bir terör devletinin kurulma ihtimalini güçlendirmekteydi.

Ancak Türkiye’nin bir kararlılık göstergesi olarak ve hiçbir ülkeyle uzlaşmadan operasyonu gerçekleştirmesi uluslararası gündemi ülkemiz lehine değiştirdi. Operasyon sürecinde ABD, Rusya, rejim ve İran ordumuzun başarısız olması beklentisiyle izlemeye başladılar. Ne var ki Resulayn ve Telabyad’ın altı ayda ele geçirilmesi ve operasyonunun uzun sürmesinden dolayı uluslarası toplumun baskısı beklenirken Türk askeri dosta gurur, düşmana korku veren hızlı ve atak operasyonla altı günde tüm hedeflerine ulaştı. Bu destansı zaferden büyük bir ürküntü duyan Trump yönetimi, başkan yardımcı Pence, dış işleri bakanı Pompeo ve ulusal güvenlik danışmanı O’Brian’ı müzakere amacıyla Türkiye’ye gönderdi. ABD ile yürütülen müzakere neticesinde operasyonlara ara verilmesi mukabilinde Trump yönetimine bölgeden çekilmesi ve kendi hâkimiyet sahasındaki teröristleri bölge dışına çıkarması için 120 saatlik bir mühlet verildi. Mühlet tamamlandığında ABD’nin önemli ölçüde sözünü tuttuğu görüldü. Operasyon esnasında bine yakın teröristin öldürülmesinden rahatysız olan ABD, hem PYD’nin hem de PYD’nin silahlı uzantısı YPG’nin tamamen ezilmemesi ve kendi prestijinin tamamen erozyona uğramaması için teröristleri Suriye’nin kuzeyinden çıkardı.

Bununla birlikte Tel Rifat, Aynel-Arap (Kobani) ve Münbiç’ten çekilen ABD, bölgeyi rejime ve Rus askerlerine bıraktı. Bu nedenle bu şehirlerin teröristlerden temizlenmesi ve güvenli bölgenin kurulabilmesi için müzakere edilmesi gereken ülke, Rusya idi. Aynı şekilde askerlerini bölgede eli tetikte tutan Türkiye, Rusya ile sıkı bir müzakere yaptı. Soçi’de yapılan zirveden bir muhtıra çıktı. Buna göre Türkiye’nin güvenli bölge planına Rusya da sadık kalıyor ve 480 km genişliğinde 30 km derinliğindeki alandan teröristlerin çıkarılmasını bizzat Rusya taahhüt etti. Teröristlerin bölgeden çıkartılması ve Rusya’nın verdiği sözleri yerine getirmesi için 150 saatlik mühlet verildi. Bu sürecin sonunda da –benzer bir biçimde- netice, Türkiye’nin istediği gibi gelişti. Rejimin dış dünyayla bağlantı kurduğu tek nokta olan Kamışlı’nın bir kısmı hariç, tüm bölge, güvenli hale getirilmeye başlandı.

Operasyonun en büyük başarısı, -daha önce belirttiğimiz üzere- gündemi Türkiye’nin lehine değiştirmesi oldu. PKK’lıların tüm algı operasyonları berhava oldu. Bunların başında Suriye’nin kuzeyinde hiçbir YPG’linin olmadığı, Türkiye’nin boş bir alana operasyon yaptığı iddiasıydı. Bu argümanı öne süren hainler, askerimizin destansı zaferinin tesirini azaltmak istiyorlardı. Başka bir hain grubu da Türkiye’nin gizli bir biçimde İMF’den borç aldığını ve bu nedenle ABD’nin emir ve talimatı dışına çıkamayacağını öne sürüyorlardı. Öte yandan Türkiye’nin kimyasal silah kullandığı iddialarına delil oluşturmak için uluslararası kanallar, bölgede bir çocuğun acemi teatral gösterisi üzerinde tepinmeye başladılar. Operasyon bölgesinde bir hapishanede tutulan 750 DEAŞ militanını serbest bırakan YPG’liler,  “Türkiye DEAŞ’a destek veriyor” algısını oluşturmaya çalıştılar. Ama Türkiye, bu militanların yarısını yakalayıp derdest ederek bu algıyı da yerle bir etmeyi başardı. Nitekim Fırat Kalkanı Operasyonunda ülkemiz, 3600 DEAŞ militanını öldürerek dünyada DEAŞ’le mücadele eden tek ülke olduğunu ispat ve ilan etmiş oldu. Her şeyin ötesinde Türkiye’de müzakereleri tamamladıktan sonra İsrail’e giden ABD Dış İşleri Bakanı Pompeo, burada bir gazeteye verdiği demeçte, “Altı yıllık emek altı günde berhava oldu” ifadesiyle Türkiye’nin zaferini en veciz biçimde tasvir etmiş oldu. Aslında geri çekilerek ve ABD desteğini yitirerek itibarını kaybeden YPG, yirmi bin militanının silahını bırakmasıyla birlikte altmış binden kırk bine kadar gerilemiş oldu. Sonuç itibarıyla askeri operasyon bir “zorlayıcı diplomasi” işlevi yerine getirerek ABD heyetini Türk siyaset yapıcılarının ayağına getirmiş, ABD’yi çekilmeye ve Rusya’yı kendisiyle anlaşmaya mecbur bırakmış oldu.  

Ancak operasyonun ilk etapta sonuçlandıramadığı ve yeterli başarıyı henüz sağlayamadığı noktalar da oldu. Bunların başında YPG’nin statüsü meselesiydi. Türkiye, ABD-YPG arasındaki organik bağı kesmek istiyordu. Ama ABD, YPG’li teröristleri daha güneye çekerek yok olmaktan kurtardı. Mazlum Kobani kod adlı teröristle hem ABD ve hem de Rusya temasa geçerek hem bu teröristi bir aktivist haline dönüştürmeye ve hem de YPG’yi uluslararası meşruiyeti olan bir aktör konumuna taşımaya çalıştı. Ancak EUROPOL tarafından başına 4 milyon dolar konularak aranan teröristi Türkiye, ABD’den istedi.  Ancak bundan sonra en tehlikeli süreç, YPG’nin rejimle bütünleşerek beşinci kolordu diye isimlendirilen gönüllüler bölüğüne alınması gibi görünüyor.  Öte yandan Türkiye’nin bölgedeki varlığını meşrulaştıran, operasyonlarında öncü kuvvet olarak en fazla şehit veren, istihbarat sağlayarak akıncı birliği gibi çalışan ve kendi ülkelerini savunan ılımlı muhalefeti oluşturan eski adıyla Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), yeni adıyla Suriye Milli Ordusu’nun (SMO) istikbali meselesinin netliğe kavuşturulmamış olması da ciddi bir handikaptır. Özellikle Rusya’yla varılan anlaşmanın neticesinde rejimle komşu haline gelen Türkiye’nin bundan sonra Esed’le nasıl bir ilişki biçimi ve modalitesi geliştireceği konusu da ciddi bir gerginlik meselesidir.  Bu mesele ağırlığını daha çok, İdlib üzerinde göstermektedir. Türkiye’nin güvenli bölge oluşturma ve terör devletinin oluşumu ihtimalini bertaraf etme hedeflerini sabote etmek isteyen rejim, İdlib’i provoke ederek şehirdeki 3-4 milyon sivili Türkiye’ye yönlendirmeye çalışmaktadır. Bu mesele şimdilik Rusya’nın rejimle aramızda garantör olmasıyla çözülmüş durumdadır.   

Her şeyin ötesinde bölge ile ilgili olarak Rusya ve ABD anlaşmış görünmektedir. Türkiye bu süreçte çeşitli vesilelerle tuzağa düşürülmeye çalışılmış. Öncelikle ABD, çekildiği esnada Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmeyi hedeflemiştir. Öte yandan Rusya, Türkiye’yi rejime yaklaştırmaya çalışmak için çaba sarf etmekte ve bölgede Türkiye’nin tüm hedeflerine ulaşması halinde artık kendisine ihtiyaç duymayacağı kaygısıyla ikircikli bir tutum sergilemektedir. Bu tutum Rusya’nın YPG ve rejimle olan ilişkilerinde açıkça görünür hale gelmektedir. ABD ise YPG’yi ve yaptırımları Türkiye’yi sınırlandırmak için bir enstrüman olarak kullanma arayışındadır. ABD petrol bölgelerine 200 asker konuşlandırarak asıl derdinin ne olduğunu ifşa etmekten çekinmemektedir. 

Netice itibarıyla, YPG ve SMO’nun geleceği ve İdlib konuları netlik kazanmazken en büyük başarı, 16 Eylül’de Soçi Anlaşmasının bir uzantısı olan İstanbul toplantısında, Rusya, İran ve Türkiye’nin Anayasa Komitesi üzerinde uzlaşması oldu.  50 üyenin rejim, 50 üyenin muhalefet ve 50 üyenin de BM tarafından belirlenen heyet, Türkiye’nin istediği gibi şekillendi. İlk toplantı 30 Ekim tarihinde Cenevre’de başladı. Karar almak için üçte iki çoğunluğun gerektiği, 45 kişiden oluşan küçük komitenin teşkilinin zorluğu ve komitenin oluşma sürecinin uzunluğuna bağlı olarak Anayasa yazımının ne kadar uzun süreceği gibi sorunlar olsa da bu toplantının yapılması dahi çok önemlidir. Zira Suriye’nin normalleşmesi, iç savaşın sona ermesi ve mültecilerin ülkelerine dönerek demokratik ve çoğulcu seçimlerin yapılması ancak sivil, demokratik ve kapsayıcı bir Anayasa ile mümkün olacaktır.  Türkiye ise Suriye’nin geleceğini şekillendirecek Anaysa yazım sürecinde ve masada en güçlü aktörlerden birisidir.

YUKARI