Bugun...

Belçika’da koşer ve helal et tartışmaları

 Tarih: 21-01-2019 20:56:00
Prof. Hüsamettin İnaç

Belçika’da başlayan ve Avrupa geneline yayılma eğilimi gösteren İslami usullere uygun hayvan kesimi ve Yahudilerin inançlarının icabı olan koşer uygulamasının yasaklanması, çokkültürlülük pratiğini yeniden tartışmaya açtı. Farklı kültürlerin farklılıklarını yitirmeden bir arada, yan yana ve iç içe yaşaması demek olan, farklılıkların demokratik kurum ve kuruluşlar ve uygun temsiliyet mekanizmaları vasıtasıyla güvenceye alındığı çokkültürlülük politikaları Avrupa’da can çekişmektedir. Avrupa’da sayıları gittikçe azalan sağduyulu ve aklıselim sahibi teorisyen ve siyaset adamları bu politikaları ihya edebilmek için yeni arayışlar içine girmektedir. Bu arayışların başında “muafiyetler” başlığı çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu makalemizde muafiyet yaklaşımının çokkültürlülük yelpazesinde oturduğu yer ve bu bağlamda şoklama dışı hayvan kesimine yönelik yaklaşımların yarattığı tartışmayı sosyo-politik boyutlarıyla analiz edeceğiz. 

Özellikle geniş toplum içinde yaşayan azınlıkların taşıdıkları farklılıkları uzlaştırmaya yönelik yönetim ve muafiyet yaklaşımı, “büyük örnek olaylarda” saygıda eşitlik olarak tanımlanır ve diğer vatandaşların tabi olmasına rağmen kültürel azınlıkların kanunlardan muafiyetini gerektirdiği de ifade edilir. Zira azınlıklar özgün kültürel inanç ve pratiklerini korumak için bu muafiyete ihtiyaç duymaktadırlar. Her kanunun mutlaka birilerini diğerlerine göre daha dezavantajlı hale getirdiği gözleminden hareketle (örneğin cinayeti yasaklayan kanun, caniyi dezavantajlı kılarken, çocuk istismarına karşı hazırlanan kanunlar, çocuklarını zalimce cezalandırmak isteyen ebeveyne dezavantaj getirir), bireylerin özgün kültürel özgeçmişlerinden dolayı dezavantaj yaşamaları, kanunlara karşı muafiyet kazanmak için yeterli bir neden oluşturamaz. Bunun yerine, gösterilmesi gereken, muafiyet vermenin gerekçesi, kanunun yerine getirmek istediği amaçla karşılaştırılınca daha üstün geldiği neticesidir.

Avrupa’da kanun koyucu başlangıçta, bu kabil muafiyetlerin önünü tamamen kapatarak katı bir tutum sergiledi. Bu yaklaşıma göre Yahudi ve Müslümanların kesilmeden önce şoklanan hayvan etini tüketmelerinin dini hükümlerle yasaklanması, hayvanları boğazlama ilgili düzenlemelerde muafiyet getirmede zorlayıcı bir gerekçe olamaz. Zira hayvanlara işkenceyi önleme hususunda meşru bir kamu çıkarını koruma amacı, esastır.  Benzer bir biçimde, Sih dininin üyeleri baret giyme zorunluluğu getiren kanun yüzünden dezavantaj yaşarlar. Zira bu din, üyelerine turban giyme zorunluluğu getirir. Ne var ki kamu güvenliğini sağlama zorunluluğu dinin hassasiyetlerinden daha ağır bastığı için burada muafiyetin yeri yoktur. Bu mevzuatı savunanlar, bu örnek olayların hiçbirisinde adaletsizlik yapılmadığı hususunda hemfikirdirler. Halbuki konunun tarafı olan bireyler, kuşkusuz, bu düzenlemelerin meşruiyeti hususunda ikna ve bu düzenlemelerden tatmin de olmamışlardır. Ne var ki vatandaş olarak bu bireylerin, dinin hükümlerine itaat etme hakkı da dâhil olmak üzere, temel hak ve fırsatları hiçbir biçimde uzlaşmaz. İtaatkâr ve ibadetine düşkün Yahudi ve Müslümanlar vicdan sınırları içerisinde sergileyecekleri eylem konusunda tamamen özgürdürler.

Basit bir biçimde ifade etmek gerekirse, Müslümanlar et yemeyebilirler ve Sihler de motosiklet kullanmayabilirler. Aynı zamanda Avrupalı hukukçuların çoğu, - tuhaf bir biçimde – et yeme ya da motosiklet kullanma fırsatının bu insanlara eşit bir biçimde verildiği hususunda ısrar eder. Kişiler bu fırsatı kullanıp kullanmama hususunda serbesttir ve - tahmin edileceği üzere- dindar bir Yahudi, Müslüman ya da Sih asla kendi inançlarından ve dini itaatlerinden vazgeçmezler. Nihai olarak, bu bireylere muafiyet tanımayı reddeden devlet, pahalı tat ve lezzetleri sübvanse etmeyi de reddeder. Zira bu sübvansiyonu engelleyen kanun tarafından sağlanan daha büyük dengeleyici kamu çıkarı ışığında bu tadın tatmini meşrulaştırılamaz.

Ne var ki Avrupa’da entelektüel dünya muafiyet meselesine bakışını zaman içerisinde biraz daha esnetmiş görünmektedir. Her ne kadar başta karşı çıkılsa da, söz konusu olaylarda muafiyetlerin zaman içerisinde meşrulaştırılacağını ve bu meşrulaştırma sürecinin yavaş ilerleyeceğini ve bu örnek olayların “behemehâl göz ardı edilemeyeceğini” ifade edilmektedir. Üzerinde durulması gereken, bir yandan muafiyet vermek için mücbir bir nedenin olması ve öte yandan da ihlal edilme riski olan kanun ya da düzenlemenin değiştirilmesi ya da terk edilmesi (böylelikle muafiyete ihtiyaç duyulmaması) yerine aynen korunması için bir mücbir nedenin olmasıdır. Aslında bu bakış açısıyla kanun koyucu; cömertlik, hoşgörü, siyasi basiret ya da dolayısıyla kazanılacak avantaj dengesinin faydacı hesaplanması gibi pek çok zeminde meşrulaştırılabileceği sonucuna vararak, geçmiş görüşlerinden önemli ölçüde vaz geçmiş görünmektedir. Neticede muafiyetler meselesi, özel vakalar bağlamında ve özel olarak değerlendirilmek durumundadır. Bundan dolayı, İngiltere’de Sih inşaat işçilerinin inşaat alanlarında baret takma düzenlemesinden geçici muafiyet tanınmasını – tüm söylediklerini çürüterek - peşinen kabul eden hukuk adamları, aksi takdirde Sih topluluğunda ciddi rahatsızlığa yol açacak kitlesel bir işsizliğin söz konusu olacağını ve bunun da Sih topluluğunun İngiliz toplumuna uyumuna ket vuracağını itiraf eder. Adalet mülahazalarından kaynaklanan muafiyet olgusu lehine taraf olunan pek çok olay mevcuttur. Örneğin, dini azınlık üyelerinin okullarda ve polis güçlerinde tek biçimli üniforma hukukundan muaf tutulmalarının söz konusu dini azınlıkların bu kurumlara eşit erişimini kolaylaştıracaktır.

Benzer bir biçimde, dini görevlere uygun adayları belirleme esnasında dini kurumların istihdam eşitliği düzenlemesinden muaf tutulması gerektiğini iddia edenler, dini grupların cinsiyet, dini inanç ve hatta etnik köken temelinde ayrımcılık yapma hususunda özgür bırakılmaları gerektiğini belirtir. (Örneğin Yahudi din adamı demek olan Rabbilerin mutlaka Yahudi olması gerektiği örneğinde olduğu gibi). Burada kast edilen şudur: Bizim hoşumuza gitse de gitmese de, bu kabil durumlarda bir muafiyeti reddetmek, açıkça dini ibadet özgürlüğünün ihlali demek olan, dini doktrin üzerine devlet otoritesinin kurulması anlamına gelmektedir.

Belirli şartlar altında Avrupa hukuku, tüm vatandaşlar için uygulanması gereken tek biçimli kural ve haklar formülünden sapma hususunda istekli görünmektedir. Gerçekten de, pek çok gözlemcininde gözlemlediği gibi, Avrupa’da her ne kadar çokkültürlü siyasi düşünceye karşı derin bir antipati giitkçe güçlenmekteyse de pozitif ayrımcılık, azınlıkları hedefleyen sosyal programlar, kamu okullarında çokkültürlü eğitim, azınlık dillerinin belirli formlarda hayata dahil edilmesi, özyönetim ve derneklerin özerkliği gibi grup farklılıklarına dayanan geniş politikalar yelpazesine destek hala devam etmektedir.

Nitekim bazı çevrelere göre azınlıkların ana topluma uyumuna yönelik olarak geliştirilen liberal-egalitaryan yaklaşım, kültürel toplulukların kendi üyeleri üzerinde uygulayacakları otorite hususunda sıkı kısıtlamalar koymasını önermekte ve sistematik baskı ve insan hakları ihlallerine karşı ihlal edilemez evrensel koruma standartları ihdas etmektedir. Hâlbuki çokkültürlülük savunucuları bu kabil kısıtlama ve standartları sadece kültürel çeşitliliği koruma hususunda ihlal edilemez görürler. Başka sosyo-politik mahfiller tarafından ileri sürülen bir diğer ihtimal de, Aydınlanma geleneğine uygun olarak, kültürel azınlıkların uyumu adına uygulanan politika ve muafiyetlerin mutlaka vatandaşların çoğunluğunun kabul edebileceği iyi ve makul nedenlerle desteklenmesi gerektiği hususunda ısrarcı olmasıdır. Hâlbuki çokkültürlülük savunucuları kültürün bir parçası olarak farklılığın bizzat kendisinin azınlıklara özel bir özen ve ehemmiyetle davranılması için yeterli meşruiyeti sağladığını düşünürler. Öte yandan herhangi bir çokkültürlülük savunucusunun bu durumu ve konumu kolayca benimsediğini söylemek zordur. Nitekim kültürel uyuma yönelik her talebin, gerek grubun zayıf üyelerine potansiyel etkisi ve gerekse geniş toplumun çıkarlarına yansımaları bakımından eleştirel anlamda değerlendirilmesi gerektiği fikri, çokkültürlülüğü savunanlarca da paylaşılmaktadır. Nitekim pek çok çokkültürlülük savunucusu bu kabil bir argümana, özellikle ceza davalarında kültürel bir savunmanın bir parçası olarak, zanlının suçu kendi kültürel geçmişi ve kültürel sosyalleşme tarihi yüzünden işlediği ve bundan dolayı sorumlu tutulmaması gerektiği iddiasıyla birleştiğinde şiddetle karşı çıkarlar.        

Tam da bu noktada Sih inşaat işçilerinin baret kullanma zorunluluğu ve türban takma özgürlüğü arasında bu iki durumun geniş topluma yarattığı maliyet bakımından karşılaştırılması, ceza davalarında kültürel savunma parametresinin sınırları hakkında değerlendirmeler ve insan haklarını korumaya dair oluşturulmuş liberal standartları reddeden kültürel azınlıkların iç işlerine müdahalenin etik ve pratik anlamda avantaj ve dezavantajlarını karşılaştırması, tartışmanın önemli köşe taşlarını oluşturmaktadır.

Sonuç itibarıyla helal et ve koşer tartışması, bir yandan 2008 küresel mali krizini henüz atlatamamış, Sarı yelekliler başta olmak üzere sosyal protestolarla baş edemeyen ve ABD’nin açtığı ticaret savaşları başta olmak üzere kendilerine yönelik bölücü ve hasmane politikalarına cevap vermekte aciz kalan Avrupa Birliği’nin acıklı sonunun bir tezahürüdür. Bir yandan çokkültürlülük gibi Avrupa Birliği’ne meşruiyet kazandıran bir ilkeyi koruma hassasiyeti gözetilmeye çalışılırken, öte yandan dış saldırılar ve kurumsal ve yapısal problemlerle malul ve köhnemiş Avrupa toplumunu muhafaza gayreti görülmektedir. Bir yanda özgürlük ve insani değerler, öte yandan yasaklar, korkular ve statüko etrafında şekillenen mücadelenin kazananı kim olacak?   

 

YUKARI