Bugun...

Bir Çokkültürlülük analizi: Birlikte yaşayabilecek miyiz?

 Tarih: 16-06-2018 21:27:00
Prof. Hüsamettin İnaç

Çokkültürlülüğün revaçta olduğu dönem bitmiş, ırkçılık, şövenizm, yabancı düşmanlığı  ve İslamofobiyle birlikte Türkofobi  dünya gündemine acı bir biçimde oturmuştur. Dönemler kesin bir biçimde değişmektedir. Bugünün siyasi ikliminde çokkültürlü teorinin ahlaki çöküşü ya da çokkültürlü politikaların berbat bir biçimde iflas edişi daha çok hissedilmektedir. Çokkültürlülüğe dair inancı olan insanlar kategorize edildiğinde hükümet, akademi dünyası ve geniş halk kitlelerinin sözde ‘çokkültürlü tecrübeye’ güvensiz sesler çıkaran tedirgin bir koro haline geldiği görülecektir.

Çokkültürlülüğe karşı yakın zamanda şekillenen tutum ve yaklaşımların çoğu göçmen kaynaklı çeşitliliğe ve özellikle Müslüman göçmenlere yönelen gittikçe artan bir öfke ile özetlenebilir. Toplam göçmen nüfusunun büyük çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu Avrupa’da bu öfke daha belirgin bir şekilde hissedilir. Ne var ki yeni göçmenlerin küçük bir bölümünü oluşturan Avustralya, Kanada ve ABD’de de bu olumsuz tesir görülmektedir. Sözü geçen Müslüman odaklı kaygıyı besleyen sürmekte olan İslami köktencilik ve bu köktenciliğin ulusal ve uluslararası terörizmle arasında var olduğu iddia edilen sözde bağdır. New York, Londra ve Madrid’de proje örgütler tarafından gerçekleştirilen yüksek profilli terörist saldırılar, Hollandalı film yapımcısı Theo van Gogh’un dehşet verici toplu katliam görüntüleri, Fransa’ya karşı 2005’te yapılan etnik ayaklanmalar, Danimarka karikatür ihtilafının süregelen yansımaları, 2010 yılında New York Times Meydanı’nı bombalama girişimi gibi olaylar korku ve güvensizlik ikliminin beslenmesine ve Müslümanların dünyanın en şeffaf ve hoşgörülü uyum politikalarına bile kapalı ve nüfuz edilemeyen bağnaz bir değer sistemine bağlı oldukları yargısının yaygınlaşmasına katkı sağladı.

Müslümanlardan duyulan korkunun, bugünkü Avrupa’nın maruz kaldığı çokkültürlülük kaygısının en görünür şekli olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim İsviçre, İtalya, Danimarka, Belçika, Fransa, Almanya, Hollanda, İngiltere ve İspanya gibi ülkelerde farklı derece ve farklı biçimlerde de olsa kendini gösteren göçmen karşıtlığı gittikçe had safhaya yükselmektedir. Bu olumsuz duyguları diri tutmak amacıyla Avrupalı politika yapıcılar, hâlihazır durumu fırsata çevirmekte aceleci davranarak çokkültürlülük politikalarını haddi aşmakla suçladılar. Öte yandan da ‘ulusal değerlerin’ ehemmiyetine ve yeni gelenlerin ev sahibi ülkenin hayat tarzına uyum sağlama vazifelerinin ne kadar kaçınılmaz olduğuna vurgu yapmayı ihmal etmediler. Pek çok ülke göçmen tarama prosedürlerini ‘yanlış inanç ve değerlere sahip’ başvuruları ayıklamak amacıyla sıkılaştırmaya başladı. İlk elemeden geçen göçmenler ise potansiyel yurttaşlar olarak vazifelerini yerine getireceklerini garanti etmek için sözleşme imzalamak ve bir geçiş ve denem sürecine tabi tutulmaktadır. Halk oylamasında oy hakkına sahip Müslüman nüfusa sahip olan ve içinde İsviçre’nin de olduğu pek çok ülke, minare inşasını yasaklayan düzenlemelere imza atabildiler. Hâlbuki bu ülkelerde İslam, ikinci yaygın din olarak resmiyet kazanmıştı. Buna ilaveten Belçika ve Fransa gibi ülkeler nikap ve burka gibi kadın tesettürünü oldukça gaddar ve zalim kanunlarla yasaklamaktan çekinmediler.

Avrupa sınırlarının ötesinde çokkültürlülüğe dair kötü tepki ve yansımalar bir şekilde duyulmaz hale gelmiş ama her halükarda sarkaç, azınlıkların yarattığı farklılıkları uzlaştırma lehine işlememiştir. 11 Eylül sonrası dönemin yarattığı yeni güvenlik ortamında Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkeler, yeni gelenler arasında vatanseverlik ve ulusal değerlere sadakat hislerinin güçlendirilmesi daha büyük bir öncelik haline gelmiştir. Benzer duygular Amerika bağlamında Samuel Huntington’un Who Are We? The Challenges to America’s National Identity [Biz Kimiz? Amerika’nın Ulusal Kimliğine İtirazlar] başlıklı kitabında ifade edilmiştir. Kitabın temel argümanı, Amerika’ya yasal ya da yasal olmayan yollardan göç eden Latin kökenlilerin (Latino) sayısındaki artış, Amerika’nın başarılı sosyal tecrübesini inşa hususunda Anglo-Protestan inancını kökten sarsmakla tehdit ettiği iddiasıdır. Buna ilaveten dil, kültür ve kimlik temelli farklılıkların çokkültürlülüğe dayalı bir hoşgörüyle karşılanmasının ulusal bölünme sürecini hızlandırdığı iddiası da bu kitabın temel argümanları arasında yer almaktadır. Amerika’nın kamu okullarında daha çokkültürlü müfredat sunmaya yönelik eşit ekonomik fırsatlar oluşturma programları ve politikaları, etnik bölünmenin yükselişi hakkında artan eleştirilere rağmen gündeme geldi. Birleşik ve bölünemez ortak kader etrafında tüm Amerikalıları birleştiren ırk, inanç ve kültür bağlarının ve ortak değerler ve yurtseverlik duygularının gerilediği bir dönemde çokkültürlülük kutsaması Amerikan siyasetinde öncelik kazandı.

Uzunca bir süredir çokkültürlü ahengin bir timsali olarak gösterilen Kanada bile bu korku ve endişelerden ari değildir. 2007 mahalli seçimlerinde azınlıkların makul bir biçimde entegre edilmesi probleminin öncelikli bir husus olarak addedildiği Quebec vilayeti bile, bir arada yaşama noktasında diğer bölgelerden daha fazla korunaklı değildir. Nitekim popülist Demokratik Eylem Partisi (Action Democratique Party) seçim kampanyasında, göçmen çoğulculuğuna ve çeşitliliğine karşı halkın direncinin ‘geleneksel’ Quebeclilerin ortak değerleri ve ayırt edici kültürlerini tehdit ettiği mesajını yaymakta bir beis görmedi. Farklı kültürlerin farklılıklarını yitirmeksizin bir arada, yan yana ve iç içe yaşaması pratiğinden kaynaklanan problemlere bir çözüm bulmak amacıyla seçimlerin akabinde hükümetteki Liberaller iki ünlü Quebecli akademisyenin liderliğinde bir entelektüel halkayı, makul uyum hususunda halka açık toplantılar tertip etmekle görevlendirdi. Bu bir dizi toplantı Quebec’te Fransız dil ve kültürünün yaşatılmasına yönelik geleneksel kaygılardan kaynaklanan halk tepkisini açıkça ortaya koydu. Bunun dışında bu kabil toplantılarda, göçmen kaynaklı dini çeşitlilikle ilgili güncel bir kaygının ve tıpkı Avrupa’da olduğu gibi, doğrudan Müslümanlara yönelen korku ve endişelerin altı çizildi.  Daha yakın zamanda Quebec hükümeti bu tarz korku ve endişelere cevaben kadınların nikap başta olmak üzere herhangi bir şekilde örtünerek sokağa çıkması ve kamusal ve özel sektörde çalışmasının önüne geçmeye yönelik bir yasa teklifi getirdi.  Bu girişim bile tek başına Quebec’te ve Kanada’nın geri kalanında çokkültürlülüğe dair problemlerin hem kamusal ve hem de sivil alanda ciddi bir evreye taşındığını ispat etmektedir.

Uygulamada çokkültürlülük hakkında oluşmaya başlayan kuşkuculuk, siyasi bir felsefe olarak çokkültürlülüğün hikmetinin sorgulanmasına yol açtı. Garip bir biçimde çokkültürlülük bir yandan kendi değerlerini korumak için tüm kültürlerin eşitliğini savunan kendini savunma görececiliği (self-defeating relativism) ile kültür reformcularının verdiği zarara karşı geleneksel kültürel elitlerin yanında yer alan kültürel muhafazakârlık (cultural conservatism) formları arasında gidip gelmektedir. Çokkültürlülük aydınlanmanın iki prensibi olan akıl ve evrensellikten bir geri dönüştür ve liberalizmin insan hakları ve tüm insanlığın ahlaki eşitliği hususlarında taviz tanımaz köktenciliği ekseninde kültürel çeşitliği koruma sorumluluğuna sahiptir. Benzer bir biçimde çokkültürlülüğü savunanlar, hiç tolerans gösterilmeyen kültürel azınlıklara hoşgörü göstermekten oldukça uzak ve kendi üyelerinin onuru ve özgürlüğünü dinamitleyen bu tahammülü lehine kullanan azınlıklara müdahale edilmesinde gönülsüz olmakla suçlanırlar. Kültürel çeşitlilik taşıyan demokrasilerde sosyal dayanışmayı sağlayacak bir formül olarak çokkültürlülüğe dair çok ciddi kuşkular ifade edilmiştir. Aslında pek çok eleştiri çokkültürlülüğün bölünme, ayrılık, uyumsuzluk ve sosyal ahenksizliğin bir tertibi olduğu hususunda ittifak etmektedir. Çokkültürlülüğü savunanlar ise,   sadece yanlış yönlendirici politikaları (kültürle alakalı olmayan problemleri çözmek için kültürel politikalar önermek gibi) teşvik etmekle kalmayan aynı zamanda ırkçılık, cinsiyet ayrımı, sınıf çatışması ve sosyal yoksunluklara yol açan daha ciddi risk alanları yaratan konulara yeterli kaynak aktarmayı engellemekle itham edilmektedirler.

Bu iddialar oldukça ciddidir ve bu kitabın temel amaçlarından birisi,  bu kabil itirazları anlamaya ve açıklamaya çalışmak, geçerlilik ve tutarlılıklarını test etmek ve günümüzün çok etkili çokkültürlülük savunucularının bu hususlara ne ölçüde değindiklerini değerlendirmektir. Bu amacı hakkıyla yerine getirmek için en isabetli başlangıç noktası, çokkültürlülüğün potansiyel kazanımları ve muhtemel dezavantajlarını açıkça tartışamaya mani olacak engelleri ortadan kaldırmak olacaktır. Bu engellerden birincisi, sınırlı delil ve bulgu ya da kısa vadeli siyasi gelişmeleri baz alarak,  kültürel çeşitliliğin tehlikeleri hakkında çok kapsamlı bir neticeye ulaşma eğilimidir. Dünya üzerinde pek çok Müslümanı haksız yere yaftalayan ve haddinden fazla abartılan sözde İslam tehdidi, bu eğilimin en bariz örneklerindendir. Geçmişte Kuzey Amerika ve Avustralya’ya göç eden Çinliler, Kanada ve Amerika’da yaşayan Japon ve İrlandalılar ya da İngiltere’deki ‘Asyalılar’ gibi, yabancı kültür ve değer sistemleri yüzünden entegrasyon sağlayamayan ilk göçmen dalgalarının yaşadıklarını çağrıştırır bir biçimde üzücü tecrübeler tekrar yaşanmaktadır. Kuşkusuz bu kabil abartmalar heyecan verici medya haberleriyle kamuoyunun arkasında yer almadığından korkan politikacıların direncini kırmaktadır. Ne var ki aynı politikacılar tek başına kaldıklarında kültürel çeşitlilikle nasıl baş edileceğine dair dürüst ve etkin politikaların tespitinde oldukça yardımcı olmaktadırlar. Çeşitliliğin faydalı tesirleri hakkında sonuca varırken belirli miktar kısıtlama olmaksızın bu sürecin yürüyemeyeceğini söylemekten çekinir siyasetçiler. Kültürel çeşitlilikle baş etmek demek yönetim değerleri, pratikleri ve davranış kuralları arasında gerçek ve köklü ihtilafları çözümlemek demektir. Derin ve kalıcı etnik, ulusal, dilsel ve dini ayrışmalar tarafından şekillenen bir toplumda birlik, istikrar ve barışın verili ve önceden kazanılmış olmadığını bilmek gerekir. Bazı durumlarda kültürel çeşitliliği korumak, azınlıkların baskın toplumsal kültüre uyumlaştırılması uğruna devletin egemenliği ve toprak bütünlüğüne sınırların konabileceği ihtimalini kabul etmek anlamına gelir. Bu itiraz ve zorlukları abartmak ya da küçümsemek çok az şey kazandıracaktır.

Söz konusu tartışmada yanlış anlamaların ikinci ana kaynağı, çokkültürlü siyasal düşüncenin daha geniş okulunda var olan perspektiflerin çok geniş çeşitliliğini kabullenme hususundaki başarısızlıktır. Örneğin, pek çok eleştirinin dikkate alındığı ve tüm kültürel farklılıkların kategorik bir değerlendirmeye tabi tutulduğu ya da hoşgörüye kapalı azınlık uygulamalarının üstünün örtüldüğü –en basit ifadeyle – doğru değildir. Bunun aksine, özel olarak Bölüm 6 ve 7’de daha açıkça ifade edeceğimiz gibi, çokkültürlülüğü savunanlar arasında özellikle tanınmayı hak eden kültürel gruplar hakkında dikkate değer bir anlaşmazlık mevcuttur. Kurumsal bazda ya da siyasi bağlamda tanınmanın nasıl gerçekleştirileceği ve bireylerin hak ve refah beklentilerine karşı azınlık haklarının nasıl dengeleneceği hala ciddi bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Gerçekten de literatür, farklı çokkültürcü grupların birleştirdikleri etrafında ayırt edici tematik düğümlerle faydalı bir biçimde ayrıştırmalar yapabilir. Ne var ki bu düğümler arasında göz ardı edilemeyecek teorisyenler arasında önemli farklar mevcuttur. Özellikle eleştirilerin amaçlarına duyulan kuşkuları açıkça ortaya koyan teorisyenler dikkatle analiz edilmeyi hak etmektedirler.

Çokkültürlülük hususundaki yanlış anlamaları gidermenin bir diğer yolu, siyasi bir düşünce olarak çokkültürlülükle bazı ülkelerde benimsenmiş olan çokkültürcü politikalar arasındaki farkı ortaya koymaktır. Farklı devletlerin farklı çokkültürlülük pratiklerine sahip olduklarından hareketle çokkültürlülüğün engin vizyonuyla bu politikalar arasında bağlantı olmadığını söylemek mümkündür. Bu bakımdan kendine özgü çokkültürlülük siyasi düşünceleri bir kenara bırakalım. Örneğin, Chandran Kukathas (2003) devlete karşı zayıf durumda olan bireylere görece zayıf bir koruma getiren bir çokkültürlülük teorisi geliştirdiği için sistematik bir eleştiriye tabi tutuldu. Ne var ki onun teorisi Avustralya, Kanada ya da ABD gibi bireye matuf bu kabil korumaların çok güçlü bir vurguyla savunulduğu ve pekiştirildiği çokkültürlülük pratikleriyle çok az benzerlik göstermektedir. Benzer bir biçimde, çokkültürlülüğün sosyal bütünleşmeyi güçlendireceği ya da zayıflatacağını tartışmak anlamsızdır. Zira cevap, ele alınan çokkültürlü politikaların kendine özgü karakterine, muhatap oldukları azınlıkların niteliğine ve uygulamanın gerçekleştiği politik bağlama bağlıdır.

Tüm bu paylaştığımız bilgiler bizi, çokkültürlülük tartışmalarına dair eleştirilerde gözden kaçırılan bir unsura götürmektedir. Bu bağlamda nitelikleri ve koşulları bakımından devasa bir çeşitliliğe sahip kültürel azınlıklar, bu azınlıkların devletten kendine özgü talepleri ve bu taleplerin karşılanması için en uygun kurum ve politikalar gözden kaçırdığımız unsurlardan bazılarıdır. Ne çokkültürlü uyumun siyasi felsefesi ne de bu uyumun yarattığı bütünleşmeye dair eleştiriler, bu farklılıkların önemini anlamada başarısız olduklarında bile kültürel çeşitliliğin gerçek dünyasında kendilerine alıcı bulacaktır.

Bu tartışmadan alabileceğimiz en önemli mesaj, asla tek bir kapsayıcı çokkültürlülük tecrübesinin ya da çokkültürlülükle alakalı büyük ve birleşik bir siyaset felsefesinin mevcut olmadığıdır. Gerçekten de pek çok süregelen çokkültürlülük tecrübeleri, çok miktarda geçici (ad hoc) çokkültürlülük politikası ve çokkültürlülüğün siyasi felsefesine dair çeşitli varyasyonlar günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Çağdaş çokkültürlü siyasal felsefe (ve pratiği) anlamak için bu politikanın zengin çeşitliğini incelemek gerekmektedir. Öte yandan gerçekten farklılıklarımızı yitirmeden, bir arada, yan yana ve iç içe yaşamak istiyorsak Batı, ikiyüzlü tavrından vaz geçmeli ve 2008 küresel mali krizinden önceki fabrika ayarlarına geri dönmeyi denemelidir.

 

  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI