Bugun...

Cezayir’deki toplumsal hareketlerin sosyopolitik analizi

 Tarih: 23-04-2019 23:31:00
Prof. Hüsamettin İnaç

Cezayir Türk tarihi için çok büyük bir ehemmiyete sahiptir. Kuzey Afrika’ya geçişin anahtarı olan bu ülke, kontrolü çok zor olan bir coğrafyada yer almaktadır. Müslüman Endülüs’ü tekrar ele geçirme hareketi olan Reconquista’yı başlatan İspanya’nın ve sömürgecilikte ileri giden Portekiz’in hedefi, Cezayir’di. İspanyolların Kuzey Afrika’yı tamamen işgal etme çabası, Osmanlı Devletini harekete geçirdi. Akdeniz’de korsanlık faaliyetlerinde bulunan ünlü Türk denizcileri Oruç ve Hızır Reis 1516’da Cezayir şehrini Osmanlı topraklarına kattılar. Türklerin bölgeye gelişi, Hıristiyan yayılmacılığını durdurdu. Afrika’daki Müslümanlar kendilerine bir hami bulmuş oldular ve Avrupa’dan gelen Haçlı akınlarının önünde Osman büyük bir engel haline geldi.  Osmanlı’nın zaman içerisinde bölgeye yerleşmesi, Endülüs Müslümanlarının (Morisko) Cezayir’e taşınması ve 1534’te Cezayir’in bir Osmanlı beylerbeyliği haline dönüşmesi, hem bölgedeki Müslümanların korunmasına ve hem de Cezayir’in bugünkü sınırları ve idare geleneğini oluşturmuştur. Bu dönemde Fas’ta Sa’di hanedanlığının güç kazanarak İspanya ve Portekiz saldırını püskürtmesi, Cezayir’in istikrarına önemli katkı sağlamıştır.

Ne var ki 1815 Viyana Kongresiyle kendi içerisinde uzlaşan Avrupa, korsanlığı kaldırması bahanesiyle Cezayir’i topa tuttu. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Navarin’de Osmanlı donanmasını yakması, Mora İsyanı ve Mısır’da Mehmet Ali Paşa’nın başkaldırısı gibi nedenlerle Osmanlı, Cezayir’e doğrudan müdahale edemedi. Nitekim 1827’de son Osmanlı dayısı olan Dayı Hüseyin Paşa ile yaşanan bir ihtilafı bahane eden Fransa, Cezayir’e savaş ilan etti. Fransa ancak ekonomik ve sosyal sıkıntıya düştüğü ve kamuoyunun dikkatini toprak kazanma zorunluluğu hissettiği 1830 yılında Cezayir’i işgal edebildi. İşgalle birlikte Fransızların ilk yaptığı, Türkleri bölgeden çıkarmak oldu. Bu sayede bölgeyi daha kolay kontrol edebilen Fransız güçleri, toplu direniş ve kıyamı engellemek için büyük bir katliama girişti. Öyle ki Cezayir’in bağımsızlığını kazandığı 1962’ye kadar bir milyondan fazla Cezayirli şehit edildi. Arapça konuşmak yasaklandı ve Fransızca herkese zorunlu olarak öğretildi.

Kasım 1954’te bağımsızlık mücadelesini başlatan Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (UKC), kritik kurumlara ciddi saldırılar ve eylemler başlattı. Fransa’nın bu eylemlere karşı uyguladığı aşırı şiddet ve işkence Cezayirlileri bağımsızlık konusunda daha fazla birleştirdi. De Gaulle’ün 1958 yılında iktidara gelişi, UKC ile müzakere etmesi ve Fransa’nın direnişe karşı çıkacak gücünün olmaması barış anlaşmasını beraberinde getirdi. Nitekim Temmuz 1962’de yapılan referandum neticesinde yüzde 99,7 oy oranıyla halk tarafından da onaylandı. Ancak bu sekiz yıllık bağımsızlık mücadelesi bir buçuk milyon Cezayirlinin canına mal oldu.  Ne var ki Fransa, Cezayir’de yaptığı soykırımın sorumluluğunu bugün bile üstlenmemekte, geçmişle yüzleşmekten inatla uzak durmaktadır.

Bağımsızlıktan bugüne siyasi gelişmelere bakıldığında, siyaseti yönlendiren yegâne gücün ordu olduğu görülmektedir. Ancak istihbarat kurumu da belirli bir güce sahiptir. Asker ve istihbaratın desteklediği geniş bir siyasi koalisyonla birlikte güçlü bir bürokrasinin iktidarı paylaştığı Cezayir’de ekonomik gelirin yüzde doksanı petrol ve doğalgaza dayanmaktadır. Kendisini Cezayir’i bağımsızlığa kavuşturan güç olarak gören Ulusal Kurtuluş Cephesinin demokratik olmayan yapısı, orduyla özdeşleşen ilişkileri ve adil bir gelir dağılımını engellemesi halk tarafından tepkiyle karşılanmaktadır. Nitekim bu tepkilerin zamanla nefrete dönüşmesinin yanı sıra 82 yaşında ve felçli bir siyasetçi olan Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’nın beşinci defa aday olması bardağı taşıran son damla olmuştur. Zira halk Buteflika’nın arkasında bir fesat çetesinin olduğuna inanmaktadır. Ordu ve istihbarat arasında hassas bir denge kuran Buteflika, müesses nizamın temsilcisi olarak doksanlı yılların başında FIS’la (Abbas el-Medeni) beraber ortaya çıkan sosyal türbülansı bastırması ve istikrarı sağlamasıyla ön plana çıkmıştır.

Arap Baharından etkilenmeyen ülkelerden birisi olan Cezayir, günümüzde ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıya kalmıştır. Gençlerin büyük çoğunluğu işsizliğin pençesindedir. İki yüz elli yıllık Osmanlı döneminde refah ve istikrarı yaşamış, yüz otuz yıl Fransız sömürgeciliğine maruz kalmış Cezayir halkı, şu an da yegâne meşruiyetini - altmışlı yılların başında - bağımsızlık mücadelesi vermekten alan Mücahitlerin zulmünden mustariptir.  Ayrıca halkın genelinde Fransa’nın ülkeyi terk ederken hali hazır müesses nizamla kirli ve gizli bir anlaşma yaptığı kanaati yaygındır. Dünyanın en zengin petrol ve doğalgaz rezervlerinden birine sahip olan ülkede halk, bu enerji kaynaklarını kullanamamaktadır. Buna ilaveten petrol fiyatlarının düşmesi ve Fransız sömürüsünün – bürokrasi ve hükümetin de yardımıyla- bir şekilde devam etmesi tahammül edilemez bir hal almıştır. Tüm bu olumsuzluklar bağlamında, toplumun farklı kesimleri yapısal ve kurumsal anlamda köklü değişim ve dönüşüm, özgürlük ve demokrasi ve demokrasiyi kökleştirecek anayasal bir reform beklentisi içerisindedir. 

Burada sorulması gereken en önemli sorular şunlar olabilir: Cezayir’de yedi haftadır devam eden protestolar ve sokak hareketleri,  bu toplumsal beklentileri karşılayabilecek bir potansiyele ve imkâna sahip midir? Altmış yıllık askeri rejim ve statüko, halkın taleplerine doğrudan mukavemet edecek midir? Eğer Cezayir’de büyük bir değişim ve dönüşüm potansiyeli ortaya çıkarsa, dış güçler ve sömürgeci devletlerin bir müdahale planı mevcut mudur? Kurulu nizamın adaylarına karşı tüm toplumsal kesimlerin desteğini alabilecek adaylar ortaya çıkacak mıdır? Kuzey Afrika’nın kapısı olarak görülen Cezayir’de başlayan hareketler tüm kıtayı harekete geçirebilecek dip dalgalar oluşturabilecek midir?  

Öncelikle belirtelim ki, bugün ordu geçmişte ve şu ana kadar sahip olduğu muktedir pozisyonu muhafaza etme telaşındadır. Cezayir’de ordu o kadar güçlüdür ki bu militarist yapının kudreti, “Cezayir’in bir ordusu yoktur, ordunun bir Cezayir’i vardır” sözüyle tasvir edilmektedir.  Ayrıca bu söz, sivil ve asker bürokrasiyle halk arasındaki uçurumu çok veciz bir biçimde ifade etmektedir. Halkın inançları, talepleri, ihtiyaçları, hayat tarzları ile müesses nizamın değer sistemi arasında ciddi ayrışmalar mevcuttur. Ancak asker kritik rolünü koruyabilmek için ortada bir yerde durmakta, halkla hükümet arasında bir müşahit olarak kendini konumlandırmaktadır. Genelkurmay başkanının Anayasanın 102. Maddesine gönderme yaparak Buteflika’nın istifa etmesi gerektiğini deklare etmesi, samimiyetten uzak bir fırsatçılık olarak değerlendirilmektedir. Nitekim Buteflika, protestoların başladığı ilk zamanlarda adaylıktan çekilmeyeceğini kesin bir dille ifade ederken, Buteflika’ya karşı itirazların süreklilik, kararlılık ve yüksek katılım sağlaması nedeniyle geri adım atmıştır. Ancak bu geri adım ciddi kumpasları ve tehditleri de kendi bünyesinde barındırmaktadır. Zira beşinci defa aday olmaktan vaz geçtiğini söyleyen Buteflika, seçimleri belirsiz bir tarihe erteleyerek müesses nizama açık kapı bırakmaktadır. 

Haddi zatında söz konusu toplumsal hareketlerin başarıya ulaşmasındaki en büyük handikap, hareketin bir lider ve yönlendirici kadrodan mahrum olmasıdır. Muhalefet parti liderlerinin de baştan beri Buteflika’nın adaylığına karşı çıkmamaları ve halkın yanında yer alma konusundaki gönülsüzlükleri de dikkat çekicidir. Öte yandan protestolara katılan insanların homojen bir yapıda olmaması, ortak hedef ve talepler etrafında birleştiklerine yönelik kesin verilerin bulunmaması ve muhalefetin müesses nizam tarafından manipüle edilmeye açık görüntüsü de diğer zaaflar arasında yer almaktadır. Bunun yanı sıra uluslararası konjonktürün Cezayir’de ortaya çıkan özgürlük hareketlerinin hedefine ulaşmasına uygun olmaması da önemli bir problemdir. Zira şu an İslam dünyası en zayıf dönemini yaşamaktadır. Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan gibi bölgesel ağırlığı olan ülkeler, teşkil edilmeye çalışılan Arap NATO’su çatısı altında iradelerini tamamen ABD’ye teslim etmişlerdir. Öyle ki bu ülkeler Cezayir halkının taleplerinin ma’kes bulmaması için elinden gelen her şeyi yapacaklardır. Golan tepelerinin İsrail egemenliğine bırakılması, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak deklare edilmesi gibi Amerikan inisiyatifi, İsrail’in Filistin topraklarında yayılmacı politikalarını sürdürmesi ve radikal bir devlet başkanı olarak Netanyahu’nun Nisan ayındaki seçimlerde favori aday olarak algılanması bu olumsuz durumun tezahürlerinden bazılarıdır. Nitekim pervasız İsrail zulmüne ve ABD’nin bölgeyi kaosa götüren politikalarına İslam ülkelerinden hiçbir anlamlı tepki gelmemektedir. ABD ise bölgede ve tüm Afrika’da Fransız sömürgeciliğinin yerini almak için fırsat kollamaktadır. Öyle ki yakın zamanda ABD inisiyatifinde başlatılabilecek bir Afrika Baharı için tüm şartlar oluşturulmuştur. Arap Baharının yarattığı tahribat ve hayal kırıklığı, - Mısır örneğinde olduğu gibi - diktatörlerin yerini sömürgeci ülkelerin zalim temsilcilerine bırakacağı korkusunu mütemadiyen tetiklemektedir.   

Son olarak ifade etmek gerekirse, Doğu Akdeniz’de enerji hâkimiyeti yönünde mücadelenin şiddetlendiği, sarı yeleklilerle uğraşan ve ciddi bir siyasi ve ekonomik krize maruz kalan Fransa’nın yerine Afrika’da hangi gücün alacağı hususunda rekabetin kızıştığı ve İpek Yolu projesi üzerinden ticaret yollarının yeniden şekillendiği yeni bir dünya düzeninde Cezayir’deki bu toplumsal hareket,  çok büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. Öte yandan dokuzuncu yılını dolduran Suriye iç savaşı nedeniyle ortaya çıkan göç akını göğüslemekten aciz olan Avrupa, Cezayir’deki ihtilafı kitlesel bir göçe ve şiddete dönüşmeden akamete uğratmak arayışındadır. Nitekim yukarıda anlattığımız sosyal ve siyasi nedenlerden dolayı Cezayir halkının talep ettiği kapsamlı bir demokratikleşme ve sivilleşme amacına matuf radikal bir dönüşümün gerçekleşmesi ihtimali - maalesef ki - yakın gelecekte görünmemektedir. Zira rejim ve batılı güçler bir yandan protestoların ılımlı ve kontrollü bir biçimde koordinasyonu için mücadele ederken, öte yandan aynı zihniyetin farklı bir isimle devam etmesi için elinden geleni yapacaklardır.  Buna paralel olarak, 20 yıldır cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Buteflika’nın istifası üzerine Millet Konseyi Başkanı Abdullah bin Salih’in geçici göreve getirilmesi de rejimin ayak diremesi olarak görülmelidir.   

  YAZARIN DİĞER YAZILARI