istanbul escort

Bugun...
SON DAKİKA

Doğu Akdeniz’de hâkimiyet mücadelesi ve Türkiye

 Tarih: 15-07-2019 17:37:00
Prof. Hüsamettin İnaç

Doğu Akdeniz’de sular gittikçe ısınmaktadır.  Uluslararası kamuoyunun Suriye’ye odaklandığı bir dönemde Türkiye’nin en uzun sınırlara sahip olduğu Doğu Akdeniz’de ciddi bir hareketlenme ve gerginliğin oluşmasının ana nedeni, son birkaç yılda tespit edilen zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarıdır. Bölgede trilyonlarca metreküplük doğalgaz ve milyarca varillik petrol rezervinin tespit edilmesi, bölge ülkeleri başta olmak üzere sömürgeci büyük devletlerin de iştahını kabartmaktadır.

Öncelikle Münhasır Ekonomik Bölgelerin tespitiyle ve bu tespitlere dayalı haritaların tedavüle sokulmasıyla başlayan süreç, bölgede ciddi gerginliklerin ve hatta savaş ihtimalinin doğmasına yol açmaktadır. Zira 2004 yılında tüm adayı temsilen Avrupa Birliği’ne üye yapılan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, birtakım Akdeniz ülkeleri başta olmak üzere ABD’nin de desteğini alarak uluslararası hukuka aykırı bir biçimde münhasır alanlar oluşturmuş, bu alanlarda sondaj çalışması yapmak için bazı büyük şirketlerle anlaşmalar imzalamıştır.

İngiltere’nin var olan üssünü genişleten, Fransa ve İtalya’ya askeri üsler tahsis eden GKRY, Kıbrıs’ta Türk tarafıyla siyasi bir uzlaşmaya varma niyetine sahip olmadığı gibi Türkiye ve Kıbrıs Türklerinin Doğu Akdeniz üzerinde hâkimiyetini ve haklarını da tanımamaktadır. Türkiye’nin sondaj gemisi Fatih’e saldıracak kadar ileri giden Rum yönetimi, bu geminin çalışanları hakkında tutuklama kararı çıkartmıştır. Bu tehdide pabuç bırakmayan Türkiye, sondaj gemilerini korumak amacıyla savaş gemilerini bölgeye konuşlandırmış ve bölgede hiçbir hakkı olmayan birtakım unsurları da bölgeden uzaklaştırmıştır.

Bu konuda Rum yönetimine tam destek veren ABD,  savaş gemileri, uçakları ile bölgede bulunmakta, Rumları muhtemel bir savaş hususunda kışkırtmakta ve Türkiye’yi denklem dışına itecek bölgesel plan ve stratejiler geliştirmektedir. Bu meyanda ABD’nin planı Mısır, Fransa, İtalya, Yunanistan, GKRY, İsrail üzerinden bir hat belirleyerek bölgedeki petrolü Avrupa’ya ulaştırmaktır. Bu plana Ürdün, Suudi Arabistan ve BAE gibi iradelerini ABD’ye satan devletler de tam destek vermektedirler. Nitekim bölgede İran tehdidi bahane edilerek kurulmak istenen Arap NATO’su da bu planı hayat geçirmede bir mihenk taşı konumundadır.

Buna ilaveten Suriye’de süren savaşı da bu plandan azade düşünmek yanlış olur. Zira ABD, kara gücü olarak seçtiği YPG/PYD unsurlarından oluşan ve Suriye’nin kuzeyinden konuşlanacak olan bir terör devleti kurmak ve bu devleti Kuzey Irak Yönetimiyle birleştirerek alternatif bir enerji koridoru oluşturmak niyetindedir. Bu sayede Türkiye’yi baypas eden paralel bir hat oluşturularak hem Türkiye’nin enerji taşımacılığında transit bir ülke olması engellenecek, Rusya’yla birlikte kotarılacak olan Türk Akımı projesi anlamsızlaştırılacak ve Avrupa’nın enerji hususunda Rusya’ya bağımlığı ortadan kaldırılacaktır. Üstüne üstlük İran’la varılan nükleer enerji anlaşmasının ilgası, bu ülkeye uygulanan ambargonun sıkılaştırılması ve İran’a yönelik askeri müdahale seçeneğinin masaya getirilmesi de Akdeniz’de ABD hakimiyeti kurmanın bir parametresi olarak algılanabilir. Aynı durum İsrail’in güvenliği bahanesiyle Arap NATO’su oluşturarak Türkiye’nin Ortadoğu’yla bağını tamamen kesme, gene bölgeye ebedi barış getireceği beklentisiyle takdim edilen Yüzyılın Anlaşması da bu kapsamlı planın bir parçası olarak görülmelidir. Bunlarla yetinmeyen Trump yönetimi, Kıbrıs Türk kesimi ve politikacılarını da Türk askerinin Ada’dan çekilmesi, Türkiye’nin garantörlüğünün nihayete erdirilmesi ve çok cazip ekonomik şartlar sunularak KKTC’nin AB’ye üyeliğine ikna etme çabasından geri durmamaktadır.

Buna mukabil ABD’nin ve NATO’nun hasmane tutumunda ısrarcı olduğunu kavrayan Türkiye, her platformda –ne pahasına olursa olsun – Doğu Akdeniz’de uluslar arası hukuktan doğan haklarını koruyacağını mütemadiyen dile getirmektedir. Bu konudaki kararlılığını tüm dünyaya göstermek için tarihinde ilk defa üç denizinde de aynı anda Mavi Vatan tatbikatını ve daha sonra da Deniz Kurdu tatbikatını gerçekleştirmiştir. Bunun yanı sıra, hem Akdeniz’de hâkimiyetini güvence altına almak ve hem de Suriye’den gelebilecek tehditleri bertaraf etmek maksadıyla Rusya’dan S-400 füzesi almayı kararlaştırmıştır. Nitekim biri İzmir’e ve bir diğeri de Hatay’a yerleştirilecek S-400 bataryalarının Akdeniz’in doğusunu tamamen bir Türk gölü haline dönüştüreceğini bilen Türkiye, bu hamlesinden geri adım atmamaktadır. Ne var ki Türkiye’nin bölgede benimsediği bu kararlı tutum nedeniyle çılgına dönen ABD, ülkemiz ekonomisine ve siyasetine zarar vermeye matuf bir tehdit politikası uygulamaya yönelmiştir. Bunların başında Türkiye’nin tedarik zincirinin önemli bir halkası olduğu F-35 projesinden çıkarılması, ABD’de F-35 eğitimi alan askerlerin sınır dışı edilmesi ve Türkiye’ye satılması kararlaştırılan parası ödenmiş yüz adet F-35 uçağının teslim edilmemesi gelmektedir. İkinci tehdit, NATO’nun ikinci büyük askeri gücü ve asli üyesi olan Türkiye’nin CAATSA kapsamına alınması ve bu kategori gereğince Türkiye’nin ABD’ye hasım bir ülke olarak ilan edilmesi ve ciddi ekonomik ambargolara maruz bırakılmasıdır. Eğer bu yasa tasarısı Kongre’den geçerse Türkiye’ye ithalat ve ihracatta ciddi vergilendirmeler getirilecek, rezerv para olarak kullanılan ABD dolarının Türkiye’ye girmemesi için her türlü tedbir alınacak ve uluslar arası kredi kuruluşlarının Türkiye’yle çalışmaması sağlanacaktır.

Diğer tehdit unsurlarından bazıları da Bulgaristan’da ABD askeri üssünün kurulması, Yunanistan ve Ege adalarının silahlandırılması ve ABD savaş gemi ve uçaklarının bölgeyi kuşatma altına almasıdır.  Buna ek olarak Türkiye’yi denklem dışına iten enerji boru hattı projeleri, Türkiye’nin denizlerindeki hâkimiyetini son derece kısıtlayacak mahiyettedir. Özellikle Savunma Bakan Vekili Shanahan’ın Türkiye’ye kararından vazgeçmesi için  iki aylık süre veren ve çok ciddi tehditler içeren mektubu, her türlü diplomatik nezaketten ve siyasi teamülden uzak bir anlayışın en somut göstergesidir. Tüm bu gelişmeler ışığında Türkiye, benzer bir mektubu 1964’te ABD başkanı Johnson’dan alan İnönü’nün verdiği cevabı bir kez daha tekrarlamaktan aciz değildir: “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye bu dünyada hak ettiği yeri alır”.

YUKARI