relaxbahis relaxbahis relaxbahis relaxbahis

betgram betgram

istanbul escort

interbahis

betpas mariobet 1xbet

bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort antalya escort alanya escort bayan istanbul escort escort istanbul şişli escort beylikduzu escort kadıköy escort sakarya escort escort sakarya izmit escort diyarbakır escort bodrum escort escort bodrum gaziantep escort porno indir porno porno sex türbanlı porno porno izle hd porno porn porno seks sikiş izle seks izle
canlı bahis bahis siteleri kaçak bahis
Bugun...

Korona virüsü krizi sonrası yeni dünya düzeni

 Tarih: 27-05-2020 19:30:00
Prof. Hüsamettin İnaç

Bir önceki makalemizde küresel salgınlar ve yeni dünya düzeni tartışmaları arasındaki korelasyonu çok detaylı bir analize tabi tutmuştuk. Bu makalemiz Aralık 2019 itibarıyla Çin’den başlayarak tedricen tüm dünyaya yayılarak pandemi haline dönüşen Korona virüsünün küresel sisteme etkileri ve muhtemel yeni dünyanın nasıl şekilleneceği huşuna odaklanmaktadır.

 

Öncelikle belirtmemiz gerekir ki, hâlihazır küresel siyasal sistem korona virüs öncesinde can çekişmekte idi. Yani tamda yeni bir dünyanın inşasına doğru insanlığın evrilmeyi beklediği bir dönemde bu salgınla karşı karşıya kaldık. Pandeminin bu değişimi daha da hızlandıracağını ve bu dönüşümde bir katalizör rolünü oynayacağını söylemeliyiz. Zira küresel bir problem olan salgınla mücadele tamamen ulusal ölçekte gerçekleşti. Hatta Avrupa’da İtalya ve İspanya gibi pek çok ülke tıbbi cihazların taşınması sürecinde korsanlığa bile başvurdu. Sınırlar tamamen kapatıldı ve özellikle bu kabil krizlerde kullanılmak üzere tahsis edilen Avrupa Birliği fon ve kaynakları bir türlü devreye sokulmadı. ABD bırakın küresel liderlik rolü oynamayı, kendi içerisinde skandal niteliğinde ciddiyetsiz ve koordinasyonsuz politikalar üretmekten öte geçemedi. Dünya Sağlık Örgütü, gerçekçi ve şeffaf bir küresel gözetim ve denetleme yapmak yerine –Trump’ın iddia ettiği gibi- Çin’in şaibeli verileri üzerinden bu ülkenin propagandasını yaptı. Kendisini bir savunma örgütü olmanın ötesinde küresel bir güvenlik örgütü haline dönüştüren NATO, mücadeleye yönelik henüz hiçbir varlık göstermedi ve tehdit algısını değiştirme yönünde henüz bir adım atmadı.

 

Nitekim Korona öncesi dönemde yeni dünya düzeninin mottosu ve itici gücü olan küreselleşme, eşitsizlikleri azaltmadı, çatışmaları durdurmadı ve dünyayı daha yaşanabilir hale getirmedi. Bu nedenle artık taşınamaz hale gelen yabancı düşmanlığı, popülizm, otoriterleşme, iktisadi milliyetçilik (ABD’de Trump politikaları ve ticaret savaşları), liberal demokrasilerin zayıflaması ve dünyayı çekip çevirebilecek güçlü liderlerin olmayışı zaten bir dönüşümü ve bu değişim istikametinde bir arayışı zorunlu hale getirmişti. Bir de bunların üzerine gelen ve küresel sistemi domine eden aktörlerin imajlarını yerle bir eden Covid-19 ile söz konusu transformasyon, çok büyük bir ivme kazanacaktır.   

 

Bu dönüşüm ilk yansımasını, - kaçınılmaz olarak- küresel salgınla mücadelede en önde olan ulus-devletlerin yapı ve karakterinde gösterecektir. Zira daha önce belirttiğimiz gibi, salgınla mücadelede küresel kurum ve aktörler sınıfta kalmış, neo-liberaller değer/idealler unutulmuş ve her devlet kendi derdine düşmüştü. Başka bir ifadeyle, neo-liberalizmin iddia ettiği gibi, küresel soruna küresel çözümler üretilememiş, ulus-devletler kendi kaderleriyle baş başa bırakılmışlardı. Kısa sürede içe kapanmayı esas alan korumacı politikalar, sağlık malzemesi korsanlığı, popülist söylemler ve müdahaleci yaklaşım, devletlerin en bariz tepkileri olarak tarihe geçti.

 

Öte yandan sağlık ve güvenlikleri tehdit altına girince vatandaşların da özgürlüklerinden devletler lehine vazgeçebilecekleri ortaya çıktı. Öyle ki, akıllı telefonlarına yüklenen çeşitli aplikasyonlarla takip edilen, konuşan insansız hava araçlarıyla uyarılan, yüz tanıma tekniğiyle çalışan kameralarla izlenen vatandaşlar, bireysel özgürlük adına ciddi kayıplar yaşadılar. Otoriter ve hatta totaliter bir rejime sahip olan Çin, şiddete dayalı sokağa çıkma yasakları, insanları farklı renklerle kodlayarak insanları kategorize etmesi, salgınla mücadele esnasında bile ırk ayrımcılığı körükleyen sağlık politikaları ve teknokrat bürokrasisiyle bir zafer hikâyesi yazmaya başladı. İtalya başta olmak üzere pek çok ülkeye yaptığı sağlık yardımları, salgından nasıl kısa sürede kurtulduklarına dair sözde tecrübe paylaşımları ve alternatif tıp ve teknolojisi ile yeni sistemin yükselen yıldızı gibi deklare edildi. Haddi zatında yaptığı, çalışmayan test kitleri ve standartlara uygun olmayan sağlık malzemeleriyle bir kamu diplomasisi ve yumuşak güç gösterisinden ibaretti. Amaç ise, yeni kurulacak dünyada liderliğin en altyapısını şimdiden muhkem hale dönüştürmekti.

 

Tam da bu noktada sorulması gereken can alıcı soruya gelelim. Korona sonrası dünyada devletler, hangi esaslara göre şekillenecek ve gerçekten Çin gibi otoriter ve totaliter yapılar geleceğimizi şekillendiren deniz fenerleri mi olacaklar? Bu soruya cevap verirken paradoksal olan iki dinamikten hareket etmek mantıklı olacaktır. Ulusal düzeyde, pandemiyle mücadele karnesinin ortaya konulması, bu süreçte yaşanan eksiklikler, yapılmayan reformların, daralan kaynakların, sağlık sisteminin, üretim ve tüketim tedarik zincirlerindeki aksamanın ve biyolojik tehditler başta olmak üzere vatandaşın güvenliğine yönelik güncellemedeki ihmallerin tartışılması kaçınılmaz bir öncelik haline gelecektir. Öte yandan küresel ölçekte, yeni başlayan dijital dönemin yeni endüstri anlayışı, yeni iş ilişkileri ve yeni üretim ve tüketim kalıplarıyla birlikte irdelenmesi elzem görülecektir. Nitekim bu iki dinamiği kontrol imkânına sahip ve toplumunu yeni gelişmelere seferber etme kapasitesini elinde tutan devletler ön plana çıkacaklardır.

 

Tüm bu işlevsel beklentiler ışığında değerlendirdiğimizde kitlelerin taleplerini esas alarak politikalarını belirleyen, enerji, iklim ve çevresel faktörlere duyarlı ancak tüm bu önceliklere sahip olmakla birlikte açıklık, şeffaflık ve hesap sorulabilirlik ilkeleri ve seçim ve danışma mekanizmalarıyla birlikte işleyen ve daima kendisini yeninden inşa kabiliyetini koruyan liberal, demokratik, çoğulcu ve demokratik kapitalist devletler mevcudiyetini sürdürebilecek midir? Ya da teknokrat bürokrasi tarafından idare edilen, var olan kanunlara devletlerin uyması beklenmeyen, vatandaşın ilgi, ihtiyaç ve taleplerine kulağını tıkayan, meşruiyetini sadece ekonomik büyümeden alan organize tekno-otoriter devlet modeli mi yeni dönemin ideal devlet modeli olacaktır? Ya da her iki devlet modelinin evrileceği melez rejimler mi hâkim ve başarılı sayılacaktır? Peki, öte yandan, krizden çıkmayı beceremeyip zaten zayıf olan devlet yapılarının çökeceği coğrafyalarda çetelerin veya meşru gücü sindiren güç odaklarının ortaya çıkaracağı istikrarsız rejimlerin kaotik ve anarşik ortamı mı yaygınlık kazanacaktır?

 

Bu kapsamlı soruya zannımızca verilecek cevap şudur: Şu anda kabul gören devletçi, daha merkezi ve gerektiğinde ceberut tedbirler alabilen devlet modelini, kriz sonrasında daha özgürlükçü, daha rekabetçi ve daha katılımcı bir modele dönüştürebilen devletler bu süreçten daha kazançlı çıkacaktır. Zira önümüzde bu iddiayı haklı çıkaracak bir süreç olarak tüm dünyayı etkisi altına alan 2008 küresel mali krizini hatırlamamız yeterli olacaktır. Bu dönemde kriz henüz tazeyken ve can yakıcı tesirlerini tüm insanlar üzerinde gösterirken ekonomiye doğrudan müdahale eden “düzenleyici devlet anlayışı” revaç kazanmışken, krizin tedricen ortadan kalmaya başladığı ilk esnada bireyler ekonomik özgürlüklerini devletten geri alma mücadelesine girişmiş ve son on yılda “tekelci devlet anlayışı” geniş toplum kesimlerinde hızla ve şiddetle reddedilmişti.

 

Haliyle salgın nedeniyle kriz büyüdükçe ve dünya nüfusunun daha da fakirleşmesi suretiyle işsizlik arttıkça ilk etapta devlet geniş kapsamlı kamu harcamalarına girişecektir. Merkez bankaları sürece doğrudan müdahil olacaktır. Kredilerin kolaylaştırılması, kurtarma operasyonları, kamulaştırma faaliyetleri gibi Keynesyen politikalar birbiri ardınca yürürlüğe girecektir. Popülist politikalar ve liderler sorgulanacak ama kısa vadede popülist yaklaşımlardan vaz geçilmeyecektir.

 

Küresel boyuttan bakıldığında, salgının tüm dünyada bitmeden izole edilemeyeceği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte pandemiye karşı üretilecek aşı ve ilacın küresel işbirliğine gidilmeden piyasaya sürülmesi imkânsız görünmektedir. Sağlık malzemelerin ve sağlık altyapısının paylaşım mecburiyeti yaşadığımız süreçte alenen müşahede edilmektedir. Nitekim 2 Nisan 2020’de içinde henüz ABD, Rusya, Çin ve Türkiye’nin yer almadığı ama Fransa, Almanya, Kanada, Şili, Meksika ve Hindistan’ın güçlü bir biçimde temsil edildiği Çok Taraflılık İttifakı (Alliance for Multilateralism) imzalanmıştır.

 

Buna ilaveten Almanya, kanda, Japonya, Yeni Zelanda, Avusturalya, Danimarka ve Türkiye gibi ülkeler korona virüsü ile mücadelede –şimdilik- başarılı çıkmış ülkeler olarak görülmektedirler. Bu ülkelerin ortak özellikleri; demokrasiyle yönetilmeleri, şeffaf karar lama süreçleri tatbik ederek halklarının desteğini almaları, gelişmiş ekonomileri, planlama kabiliyetleri ve rasyonel ve sürdürülebilir bir sisteme sahip olmalarıdır. Demek ki bu süreçte başarılı olmanın yolu otoriterlikten değil, bilakis mücadele etmedeki etkinlik ve etkililikten geçmektedir. Burada Ortadoğu’nun otoriter yapılarının hem virüsle mücadele edecek kabiliyetleri ve hem de ekonomik kapasiteleri yeterli olmadığı için süreçten başarısız çıkacaklarını belirtmek gerekir. Maalesef bu durum, yakın çevremizde değişen rejimler, rejim tartışmalarının yarattığı kaos, anarşi ve göç,  orta ve uzun vadede devlet yapılarının kökten çökmesi ve çete ya da meşru gücü elimine eden odakların istikrasız yönetimlerine gebe olacaktır.

 

Öte yandan demokratik ve liberal yönetimlere sahip olmalarına rağmen, süreci yönetmekte başarılı olamayan ülkeler de mevcuttur. Bunların başında İngiltere ve lideri Boris Johnson gelmektedir. Bu başarısızlığın en büyük nedeni, virüsün dünya çapına yayılma esnasında İngiltere’nin tüm dikkatini Brexit sürecine vermesi ve Boris Johnson gibi popülist bir lidere sahip olmasıdır. Nitekim Johnson, ülkesinde virüsün ilk görüldüğü zaman diliminde salgını hafife almış, sosyal mesafe ve izolasyon gibi tedbirleri almada gecikmiş ve insani anlamda cinayet denebilecek bir politika olarak sürü bağışıklığını uygulamaya karar vermiştir. Sürü bağışıklığı, pandemiyi doğal bulaşma seyri içinde bırakarak virüse karşı savunmasız nüfus olarak yaşlılar ve kronik hastaların ölmesini beklemek ve toplumun geri kalanın virüsü alarak zamanla bağışıklık kazanmasını ümit etmekten ibaret bir anlayıştır. Bu tedbirsizlik ve ihmalkârlığı Johnson’ın kendini bizzat salgının pençesine düşmesine neden olmuştur. Öte yandan benzer bir süreç, ABD için de işledi. Kasım seçimlerine odaklanan ve bu nedenle ülkesinde işsizliğe ve ekonomik resesyona tahammülü olmayan Trump, salgının ilk çarptığı esnada seçim odaklı ciddiyetsiz basın toplantılarıyla süreci geçiştirmeye çalıştı. Rasyonel olmayan ve fevri açıklamalarıyla Amerikan kamuoyunu olumsuz bir biçimde yönlendirdi. Öte yandan özerk ve vatandaşa yeterli sosyal güvenceler sunmayan ve altyapısı bakımından yaygınlık ve işlevsellik taşımayan sağlık sistemi ABD’yi pandeminin merkezi haline getirdi.

 

Sonuç olarak virüsle mücadele tarzı, baskıcı devlet yapısı, verileri çarpıtması (17 Nisan’da Vuhanda pandemiden ölenlere 1290 kişi daha eklemesi), yardım olarak işe yaramaz malzemeleri farklı ülkelere göndermesi –bir sonraki makalemizde ele alacağımız üzere- verileri Dünya Sağlık Örgütüne geç bildirmesi ve uluslararası toplumlar işbirliğini reddetmesi gibi nedenlerle şimdiden gözden düşen bir Çin devletiyle karşı karşıya bulunmaktayız. Bu durum artık Çin’in hızlı bir biçimde hammadde ve üretim üssü olma avantajını kaybedeceğini ve Atlantik’in iki yakasında (AB ve ABD) ortak tehdit ve vizyon ortaklığı üzerinden işbirliğini tesis edeceğini göstermektedir. Ekonomik çıkarları zedelenecek olan Çin’in askeri tedbirlere başvurması ihtimali de kesinlikle göz ardı edilmemelidir.                                   

YUKARI