Bugun...

Pastör Brunson, Ticaret Savaşları, Çokkültürlülük Politikaları ve Yeni Dünya Düzeni

 Tarih: 25-09-2018 12:37:00
Prof. Hüsamettin İnaç

Amerika’nın başını çektiği küresel odalardan tarafından başlatılan ticaret savaşları, bunun kur, borsa, faiz, enflasyon ve diğer ekonomik enstrümanlar üzerine etkisi, ekonominin ne kadar karmaşık, girift ve çok yönlü bir disiplin olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan dışımızdaki aktörlerin aldığı kararların ve takip ettikleri uygulamaların günlük ekonomik faaliyetlerimiz üzerinde etkisinin ne denli etki bıraktığı açıkça görülmektedir. Özellikle ekonomi ile dış politikanın iç içe girdiği, manipülasyonların, dezenformasyonların ve algı operasyonlarının hava uçuştuğu bir ortamda zihnimizi berraklaştırmak ve olup biteni en doğru, en güvenilir ve en anlaşılır kaynaklardan almak önemlidir. Bilgiye ulaşmanın kolay olduğu ama bilgi kirliliğinin had safhaya ulaştığı günümüz dünyasında, EKOMETRE Gazetesi’nin yaptığı hizmet, göz doldurucu ve takdire şayandır. Objektif,  dürüst ve ufuk açıcı bir gazetecilik örneği sergileyen ve benim de katkı vermekten gurur duyduğum EKOMETRE’ye daha nice yıllar diliyorum.

 

Hâlihazır Türkiye-ABD ilişkilerine baktığımızda, ülkemizin büyük bir ticaret savaşının içine umarsızca çekilmekte olduğunu görmekteyiz. Özellikle dolar başka olmak üzere kur ve finans piyasaları Türkiye üzerinden gerçekleştirilen büyük bir algı operasyonunun tesiri altına girdi. Trump yönetimi ve özellikle Evanjelist kimliğiyle ön plana çıkan Mike Pence, Pastör Brunson’un behemehâl bırakılmaması halinde, sorun çözülene dek, Türkiye’ye ağır müeyyideler uygulanacağını, çelik ve alüminyum başta olmak üzere ABD menşeli mallara ek vergi getirileceğini ve - Trump’ın ifadesiyle - güçlü dolarla Türk lirasının zayıflatılması üzerinden Türkiye’nin terbiye edileceğini tehditkâr bir edayla tüm dünyaya duyurdu. Pence’in katıldığı söz konusu toplantı, ABD’de etkin din adamlarının sorunlarının paylaşıldığı bir platformdu. Haddi zatında farklı din, dil, mezhep ve etnik kökenlerin bir federasyonu olan ABD’de özellikle Hıristiyan Siyonist ve Evanjelist kimliğiyle bilinen kesim, iktidarı rehin almış, teo-politik ve kehanetler üzerinden dünyayı yeniden tanzim/tertip etme rüya ve hülyasıyla daha önce hiç görülmemiş bir yönetim anlayışı ortaya koymaya başlamışlardı. Bu rüya ve hülyalar dünyasında farklılığa karşı hoşgörü ya da birlikte yaşama arzusuna yer yoktu. Gerçek olan tek şey, Amerika’nın çıkarlarıydı.

Kuşkusuz Amerika’nın İkinci Dünya Savaşından sonra hegemonik güç olarak ilkelerini kendi çıkarlarına göre belirlediği, iki kutupluluğa dayansa da farklılıklara imkân veren ve tüm insanların demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, azınlık haklarına saygı, çokkültürlülük ve kültürel çoğulculuk ilkelerine dayalı rejimi gene kendisinin yıkmasının kendileri bakımından anlaşılır nedenleri vardı. Bunların başında kısa vadede kasım ayındaki Kongre seçimlerinde Cumhuriyetçilerin istedikleri kararları çıkartmaya devam edebilecek radikal dinci Evanjelist çoğunluk oyunu alma arzusu bu nedenlerin başında görülse de bu yeni saldırgan tutumun altında daha başka ve büyük kaygılar yatmaktaydı. Öncelikle bu enstantaneyle – bu makalemizi takdim etmeye - başlamamızın ana nedeni, Obama’nın son dönemiyle başlayan ve Trump döneminde ivme kazanarak devam eden farklılıklara savaş açan saldırgan politikalara dikkat çekmek ve çokkültürlülük politikalarının güncel anlamda yaşadığı krizleri ve gelecek perspektifini okuyucunun dikkatine sunmaktır.

Haddi zatında Amerikan rüyası olarak ortaya konulan ve farklılıklarına rağmen herkese refah, zenginlik ve özgürlük sunan idealler dünyası artık geride kalmıştır. Meşruiyetini farklı kültürlerin farklılıklarını yitirmeden bir arada, yan yana ve iç içe yaşaması demek olan çokkültürlülük olgusu üzerinden sağlayan Avrupa Birliği projesi can çekişmektedir. Bu aktörlerin çizdiği yörüngenin dışına çıkan, ulusal politikalar izlemek isteyen ve özgür ve bağımsız bir aktör olarak çıkarlarını korumaya çalışan her devleti yok edilmesi gereken bir düşman olarak gördükleri bir dönemden geçmekteyiz. Amerika, kurduğu düzenin şu an kendisine zarar vermeye başladığını gördüğünden dolayı daha korumacı ve ulusalcı bir ekonomiye dönerek dışarıdaki şirketlerini içeriye çekmeye çalışıyor, faiz oranlarını yükselterek kendi milli parasının dolaşımını içe kaydırıyor ve katı tedbirler alarak ve muhkem kaleler oluşturmak suretiyle dışarıyla kendisi arasında kalın duvarlar örüyor.

Tüm bu akıl dışı tedbirler küreselleşmenin, neo-liberalizmin ve çokkültürlülüğün sonu geldi mi sorusunu akıllara getiriyor.  Aslında ticaretin ve parasal zenginliğin hızla Asya-Pasifik coğrafyasına kayması, Akdeniz’de trilyonlarca metreküplük doğalgaz rezervlerinin bulunması ve Londra’yla Pekin’i birleştiren İpek Yolu projesi Amerika’nın dünya hâkimiyetini bitirecek tehdit unsurları olarak görülüyor. Özellikle ülkelerin kendi milli paralarıyla ticaret yapmaya doğru bir tercih içerisine girmesi ve bu arzunun domino etkisiyle İran, Rusya, Hindistan ve Türkiye başta olmak üzere Uzak Asya’ya doğru dalga dalga yayılması Amerika’nın küresel hegemonyasını sağlayan petro-dolar imtiyazını hızla elinden alacak gibi görünüyor. Öte yandan saldırgan ve işgale yönelik Amerikan politikalarının oluşturduğu yoğun göç, Suriye, Irak ve Afganistan’dan Avrupa ve Amerika’ya doğru bir göç akınını beraberinde getiriyor. Ne var ki bu göçmenler Avrupa ve Amerika’ya gelirken sadece kendilerini değil, dinlerini, inançlarını ve medeniyet kurma tasavvurlarını da beraberinde getiriyor. Göçmenlerin beraberinde getirdiği değerler, artık kültürlerini geliştiremeyen, uygarlıklarını zenginleştirebilecek yeni değerler oluşturmaktan aciz olan ve adeta patinaj yapan büyük Batı topraklarında büyük korku ve endişe yaratıyor. Yüz yıl önce Ortadoğu’da emperyalist bir yapı oluşturmak için imzalanan Sykes-Picot, bugün coğrafyadaki ülkeleri küçültmek amacıyla yeniden revize ediliyor. Suudi Arabistan üzerinden Ortadoğu’nun tüm zenginliği Amerika’ya kaydırılmak ve Amerika’ya rakip olarak çıkabilecek ülkelerden Çin’in önünün kesilmesi için İran’a büyük bir ambargo başlatılıyor ve amiyane tabirlere İran’a çökmenin planları yapılıyor. Rusya ekonomisinin çökertilmesi için petrol fiyatlarının düşürülmesinden acımasız gümrük tarifelerine kadar bir dizi tedbirle ticaret savaşları kızıştırılıyor. Ekonomisini konsolide eden, güvenliğini sağlamak için güneyinde oluşturulmak istenen terör devletini Zeytin Dalı ve Afrin operasyonlarıyla engelleyen, bölgede İsrail saldırganlığı üzerinden yeni bir düzen kurma arayışına karşı kurulu düzene başkaldıran Türk ekonomisi finansal manipülasyon ve spekülasyona maruz bırakılıyor. Bunun ötesinde Türk yargısına siyasal müdahale yapılıyor ve siyasi tercihlerinden dolayı doğrudan Türk halkı cezalandırılıyor.

Atlantik’in berisine baktığımızda da benzer bir vahim tabloyla karşı karşıyayız. İnsan hakları ve demokrasinin beşiği olan Avrupa, hızla radikal sağ, ırkçılık ve şovenizme doğru kayıyor. Yabancı düşmanlığı, göçmen karşıtlığı, İslam ve Türk korkusu popülist politikaların, eylem ve söylemlerin en temel kaynağı haline gelebiliyor. Ne var ki Almanya’nın liderlik rolüne soyunmasının da etkisiyle ortaya çıkan Brexit’le beraber yara alan Avrupa Birliği, Amerika’nın da radarına giriyor ve bir an önce ticari hamlelerle bitirilmek isteniyor.         

Hâlbuki Amerika doksanlı yıllara kadar malların, paranın, sermayenin ve işçilerin küre çapında hiçbir bariyere takılmadan dolaşım imkânına kavuştuğu küreselleşme olgusunu hâkim hale getirmiş, herkesin kazanacağı ve kimsenin sistem dışına itilmeyeceği bir dünya kuracağını tüm insanlığa vadetmişti. Bu vaat üzerinden küreselleşmenin ideolojisi olan neo-liberalizm kurum ve kuruluşlarıyla yaygınlaştırılmıştır. İlk başta bu durum tüm insanlık için büyük bir iyimserlik yaratmış, Daniel Bell ideolojilerin sonunun geldiğini, Francis Fukuyama ise tarihin bittiğini ilan etmişti. Bu teorisyenlerin varsayımına göre tarih, medeniyet ve ideoloji tartışmaları bir kenara itilecek, Amerika’nın düzenleyici bir rol oynayacağı yenidünyada insanlığın üreteceği refah, adil ve hakkani bir biçimde dağıtılacaktı. Ancak Saddam’ın Kuveyt’i işgalinin akabinde bu iyimserlik ortadan kalkmış, 11 Eylül 2001 saldırılarıyla terör küreselleşmiş ve demokrasi yerini güvenlik politikalarına bırakmıştı. Burada Amerika’nın affedilemeyecek en büyük stratejik yanlışı, terör ve teröristle mücadele etmek yerine terörizmi kendi emperyalist amaçları için istismar etmesi ve hatta terörün küreselleşmesi için politikalar oluşturması oldu. Bu politikaların bir neticesi olarak Amerika’nın işgalleri, iç savaş çıkartmak için yaptığı müdahaleler ve darbeyle rejim değiştirme girişimleri neticesinde milyonlarca insanın mülteci durumuna düşmesi ve zorunlu göçe maruz bırakılması oldu.

İşte bu göç, yukarıda da kısaca özetlediğimiz gibi, çokkültürlülük politikalarının sonunu getirdi. Zira bir yandan Amerika’nın kışkırttığı ve yönlendirdiği küresel terörün yarattığı korku, öte yandan bu vahşetin azınlıklar, göçmenler ve mülteciler üzerinde oluşturduğu töhmet ve bunları kendine entegre etmede siyasi, sosyal ve ekonomik problemlerle karşılaşan ve kendi aşırıcı ve radikalleriyle baş edemeyen Avrupa, çokkültürlüğü beraberce tarihin derinliklerine gömdüler. ”Birlik içinde çeşitlilik” sloganıyla ortaya konulan Kopenhag Siyasi Kriterleri ve bu kriterlerin şekillendirdiği normatif değerlere ihanet eden, maalesef gene Avrupa’nın kendisi oldu.  

Türkiye’nin çokkültürlülükle ilişkisini analiz ettiğimizde ülkemizin geçmiş tarihsel tecrübesi, inanç ve insani değerlerinin yüzyıllar içerisinde şekillendirdiği medeniyet tasavvuru ve her türlü din, ırk, mezhep ve inanca karşı sürdürdüğü hoşgörüsü ile karşılaşmaktayız. Uzun yılara sair olarak terörle sürdürdüğü mücadeleye rağmen Türkiye, toptancı yargı ve yaklaşımlardan özenle uzak duran, kendi içerisinde bir imparatorluk bakiyesi olmaktan kaynaklanan çeşitliliği ulus-devletin getirdiği tüm homojenleştirme tehditlerine karşı koruyabilmeyi başaran ve İslam’la demokrasiyi bağdaştırıp uzlaştırabilen karakteriyle çokkültürlülüğü yaşatan nadir ülkelerdendir. Öyle ki halkı Müslüman olan elli yedi ülke içerisinde batılı değerlerle mücehhez olan, laik, demokratik ve sosyal devlet niteliği taşıyan başka bir ülke yoktur. Ne var ki Amerika’nın oluşturmaya çalıştığı yeni dünya düzeninin, Akdeniz hâkimiyeti mücadelesinin ve İpek Yolu projesinin tam merkezinde oturan yegane ülke, gene Türkiye’dir. Çin’i devre dışında tutmak, doların petrolle bağını korumak ve süper güç olma iddiasını sürdürebilmek için enerji hâkimiyetini bırakmamak arzusundaki Amerika,  etkisi altında kaldığı teo-politikaların da devreye girmesiyle Türkiye’deki sosyal ve ekonomik yapıyı bozmak ve toplumsal barışını engelleyerek çokkültürlü karakterini bozunuma uğratmak için elinden geleni ardına koymayacaktır.

Sonuç itibarıyla çokkültürlülük bakımından yaptığımız iç karartıcı olarak da değerlendirilebilecek bu analiz, tamamıyla kötümser bir akıbeti de önermemektedir. Zira eşyanın tabiatı gereği her şer, beraberinde hayrı da barındırır. Bu hayırların başında çokkültürlülüğün ve çokkültürlülük politikaları açısından ülkemizin ne denli önemli olduğunun anlaşılmıştır. Bu anlayış, şimdiye kadar oluşturduğu değerler dünyasını bir kalemde geçersiz kılan Amerika’nın bağnaz saldırılarına karşı Avrupa Birliği’yle Türkiye’yi belki de tarihte hiç olmadığı kadar birlikte çalışmaya mecbur hale getirmiştir. Söz konusu mecburiyet, unutulmaya başlanan ortak değerleri ve bunların başında elbette çokkültürlülüğü bu yeni işbirliğinin temel çıpası haline dönüştürecektir. Eser, tam da bu noktada, çokkültürlülüğün geçmişten bugüne geçirdiği evreleri, dayandığı zengin literatürü, farklı kültür ve toplumlarda uygulanış biçimini, kendi bünyesinde taşıdığı krizleri, bu krizlerin neden olduğu yaratıcı tartışmaları, farklı ideolojilerle arasındaki bağı ve tüm tecrübelerden aldığı ilhamla bugün kazandığı yeni form ve formasyonları tarihi ve sosyolojik bağlam içerisinde analiz etmektedir.   

 

  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR