betpas mariobet 1xbet

istanbul escort

Bugun...

Süleymani suikastının kodları ve Türkiye’ye muhtemel etkileri

 Tarih: 14-01-2020 14:26:00  -   Güncelleme: 14-01-2020 14:27:00
Prof. Hüsamettin İnaç

Devrim Muhafızlarına bağlı Kudüs Gücü Tugayı’nın başında bulunan, ruhani lider Hamaney’den doğrudan emir alan ve İran’ın ülke dışındaki tüm askeri operasyonlarının beyni konumundaki Kasım Süleymani’nin beklenmedik bir biçimde ABD tarafından katledilmesi, dünyada ve bölgemizde şok etkisi yarattı. İran’ın iki numaralı adamı olarak bilinen ve Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’ten habersiz olarak Esed’i İran’a çağırıp konuşabilen ve yapıp ettikleri sorgulanamayan kudretli generalin katli, Trump’ın bölgede hedef büyüttüğünün ve yeni bir strateji dizayn ettiğinin de habercisiydi aynı zamanda. Zira bu şahsın hedef alınması aslında Hamaney’e ve İran’a savaş ilanını ifade etmektedir.

 

Süleymani başta İran halkı olmak üzere Ortadoğu’nun pek çok ülkesinde bir kahraman, kurtarıcı, Ortadoğu’nun kılıcı, yaşayan şehit ve efsane olarak görülmektedir. Türkiye’ye göre ise –genel anlamda-Türk düşmanlığıyla bilinen, Şiilik üzerinden Fars milliyetçiliği yapan, PYD ve PKK terör örgütleriyle birlikte çalışan ve Halep ve Musul başta olmak üzere pek çok bölgede Müslüman kanı dökerek katliam yapan bir militandır. Haddi zatında bu şahıs İran’ın resmi ordusunda (Pasdaran) değil, Devrim Muhafızlarının bir tugayının başında bulunmaktadır.

 

Suikastın uygulanış şekli, birtakım önemli sembolleri de bünyesinde barındırmaktadır. Şam’dan Bağdat’a özel uçağıyla ve Irak’ta orduyu teşkil eden Haşdi Şabi’nin ikinci adamı Mühendis’le birlikte seyahat eden Kasım Süleymani, havada da imha edilebilecekken niçin Bağdat’a inmesinin akabinde insansız hava aracından atılan füzelerle ortada kaldırıldı?  Aslında bu sorunun cevabı, harekâtın niçin yapıldığının şifrelerini de içinde barındırmaktadır. Zira Süleymani, seçilir seçilmez Trump’ı ölümle tehdit etmiş,  27 Aralıkta Amerikalı bir sivilin Irak’ta öldürülme emrini vermiş, Bağdat’taki ABD Elçiliğinde gösteri ve protestoları yönetmiş ve binanın ateşe verilmesini teşvik etmiştir. ABD Büyükelçiliğine birkaç kilometre yakınlarında cereyan eden bu hadise, Trump yönetiminin zihninde bir travmanın hortlamasına yol açmıştır. Özetle Trump yönetimi bu suikastla yer, zaman ve şahıs üzerinden mesaj vermiştir.  Elçilik protestosunu başlatan Süleymani, elçiliğin hemen yakınında öldürülmüş, İran’a yayılmacılığı bırak ve sınırlarına dön mesajı verilmiş ve nihayetinde Trump’ın azil süreci sarmalından çıkması, Amerikan kamuoyunun dikkatinin başka bir noktaya çekilmesi ve Trump’ın imajının düzeltilerek seçimden zaferle çıkması garantilenmeye çalışılmıştır. Ancak Amerikan halkı genel itibarıyla trilyonlarca dolara ve ciddi can kaybına neden olacak bir savaş istememektedir. Nitekim Kongre, Trump’ın tek taraflı bir savaş kararı almasını engelleyecek tedbirler içeren bir teklifi kabul etmiş bulunmaktadır.  

 

Hatırlanacağı üzere ABD başkanı Carter döneminde 1977’de İran’da protestolar yapılmış, İran Şahı Pehlevi ülkeden kaçmış ve Fransa’da yönetime hazırlanan Ayetullah Humeyni 1979’da büyük törenlerle iktidara getirilmişti.  Bu olayların üzerine kurulmakta olan molla rejimi taraftarı olan bazı İranlı öğrenciler 4 Kasım 1979’da İran’daki ABD Büyükelçiliğinde 52 Amerikan vatandaşını 444 gün rehin tutmuş ve ABD ile alay edercesine Carter’ın yönetimi Reagan’a devrettiği gün kendi istekleriyle rehine serbest bırakmışlardır. İşin daha ilginç olanı o dönemde ABD Büyükelçiliği olarak kullanılan bina, bugün Başında Süleymani’nin olduğu Kudüs Gücü’nün ana karargâhıdır. Buna ilaveten Kaddafi’nin linç edilmesinin akabinde Libya’daki ABD Büyükelçisinin öldürülmesi de bu travmanın bir parçası olarak görülmelidir. Zira bu saldırının ABD’de başkanı koltuğundan ettiğini unutamayan ve Kasım 2020’de seçime gidecek olan Trump için bir ibret mahiyetindedir. Öte yandan Amerikan kamuoyunda Trump’ın imajı, Ortadoğu’da düşük profilli bir politika izlediği için çizilmiş durumdadır. Putin’in bölgede hâkimiyet alanını  -hayal dahi edemeyeceği bir biçimde- genişletmesi, Türkiye’nin NATO çizgisinden hızla Rusya’ya doğru kayması ve Trump’ın asker çekme politikası ona seçim kaybettirecek handikaplar getirmekteydi.

 

Kuşkusuz ABD, söz konusu harekâtı yapmadan önce Irak ve İran’ın ekonomik ve siyasi durumunu analiz edip suikasta misilleme gücünün olup olmadığını kestirmeye çalıştı. Nitekim Obama daha önce de Süleymani’ye suikast planı yapmıştı ama riskin ve maliyetin kazançtan daha fazla olduğunu gördüğü için bu plandan vazgeçmişti. Haddi zatında Obama, bölgedeki Sünni yönetimleri bir bir iktidardan düşürerek Şiilerin önünü açmış, Şii dünyanın lideri olan İran’la P5+1 ülkeleriyle nükleer müzakereleri yapmış ve İran’ın stratejik hırslarının ötesinde Irak, Yemen, Filistin, Suudi Arabistan, Ürdün, Lübnan gibi ülkelerde güçlenmesine fırsat tanımıştı. Bunun amacı, DEAŞ, El-Kaide, Boko Haram gibi Sünni tabanlı terör örgütleri üzerinden Sünniliği kötülemek ve Şiileri yücelterek İslam dünyasında mezhep kavgalarını körüklemekti. Nitekim Trump’ın, Obama ve dönemin dış işleri bakanı Hillary Clinton’ın kafa kafaya vererek DEAŞ’i kurduklarını ifade ederken aslında kastettiği Sünnilerin aşırı Şii baskısından dolayı bir terör örgütünün hortlatılmasına işaret etmekti. Şimdi bu suikastla birlikte, -savunma bakanı Esper’in ifadesiyle- politika değiştirilmiş ve çok ileri giden İran’ı durdurarak tekrar Sünni dünyaya yeşil ışık yakılmıştı.

 

Devrim Muhafızlarını terör örgütü kategorisine yerleştiren, Irak’ta Haşdi Şabi’nin üst düzey yöneticilerini bir bir öldüren ve Elçilik protestolarının başlamasına zemin hazırlayan ABD’nin yapmak istediği şey, iki mezhep arasında kanlı pat oluşturarak bölgede kanın akmasını ve terörü kalıcı hale getirmekti. Nihayet Trump yönetimi, daha üç ay öncesine kadar, bölgeden askerini çekeceğini açıklarken bugün altmış bin olan asker sayısını yüz binin üzerine taşıyacağını beyan etmektedir.

 

Tüm bu politikanın arkasında 11 Eylül terörist saldırılarının hemen akabinde Westley Clarck’ın ifadesiyle İran ve Afganistan’ın işgalinin yanı sıra yedi Ortadoğu ülkesinin sırayla ortadan kaldırılmasına ve yirmi ülkenin parçalanmasına yönelik Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) yatmaktaydı. Ayrıca Irak Parlamentosu’nun ABD’nin askeri varlığını geri çekmesi yönünde karar almasından sonra bölgedeki Amerikan varlığını işgalci statüsüne dönüştürmüş durumdadır. Irak Hükümeti – ki suikastın olduğu gün, eğer Süleymani öldürülmeseydi Başbakan Abdülmehdi ile görüşecekti – de bu kararı tatbik etmek isterse ABD’nin bu karara mukavemet edeceği kesindir. En kötü senaryo ise, Irak’la ABD arasında bir savaşın başlaması, bu savaşı fırsat bilen Barzani’nin 2017’de cebine koyduğu referandum sonucu elde ettiği özgürlük kartını oynayarak bağımsızlığını ilan etmesi, Golan tepelerini İsrail’in işgal etmesi söz konusu olacaktır. Buna ilaveten YPG’nin terör devletini kurması, İran PKK’sının (PJAK) da aynen YPG gibi ABD yardımıyla devletleştirilmeye çalışılması birbiri ardınca gündeme gelecektir.    

 

Peki, bu gelişmelerin Türkiye’ye yansıması nasıl olacaktır? Öncelikle içinde bulunduğumuz coğrafyanın istikrarsızlaşması, Türkiye’ye pek çok bakımdan bedel ödetebilecektir. Irak, İran, Libya, Mısır ve Doğu Akdeniz’e uzanan koridorun istikrarsızlaştırılması Türkiye’nin bölgeye ihracatını durdurabilir, ciddi bir göç akının doğmasına yol açar ve sınır güvenliğinin sağlanmasında zaaf yaratmak suretiyle terörün yaygınlaşmasına neden olabilir. Tüm bunların yanı sıra Irak ve İran’a yönelik hamlelerinde ABD, 1 Mart 2003’te olduğu gibi, Türkiye’den talepkâr olabilir. Burada çok önemli riskler doğacaktır ve zor olduğu kadar elzem olan şey de risk yönetimidir. Öte yandan İran’ın ülkemiz içindeki ABD elçilikleri ve üslerine saldırı düzenlemesi de muhtemeldir. Yani Türkiye, hem ABD ve hem de İran’ın hedefi haline dönüşebilir. Nitekim Türkiye zaten 1 Mart 2003 Tezkeresinin reddinden itibaren ABD’nin hedef ülkesidir. ABD barikatlar dönemi, DEAŞ saldırıları, ekonomik salvolar, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi gibi olaylar üzerinden ülkemize sistematik saldırılarını sürdürmektedir. Bölgede Amerikan tecavüzüne ve BOP’a karşı birlik ve bütünlüğünü koruyabilen iki ülke, İran ve Türkiye’dir. Burada ülkelerin düşmesinin bir domino etkisi yaratacağı katidir. Bunu bilen İran, Suriye’nin toprak bütünlüğünü canla başla desteklemiştir. Zira Suriye’nin düşmesi, İran’ı işgale açık hale getirir. İran’dan sonra sıranın Türkiye’ye geleceğini görmek için kâhin olmaya lüzum yoktur.   

 

Sonuç itibarıyla, tarih boyunca bazı stratejik olayların stratejik gelişmelere yol açtığı gözlemlenmektedir. Bölgesel açıdan bakıldığında ABD-İran arasında süregelen örtülü savaşın sıcak savaşa dönüşme ihtimali var mıdır? Öncelikle bu suikastın en büyük kazananının İsrail olduğunu görmek gerekir. Zira artık bölgede İsrail’in güvenliğini tehdit edebilecek devlet merdeyse kalmamıştır. Öte yandan bu saldırı neticesinde İran halkı kendi içinde daha muhkem hale gelmiştir. Bazı Müslüman ülkelerin - her ne kadar İran’ı sevmeseler ve Süleymani’den nefret etseler de- emperyalist bir ülkenin canice ve sinsice bir yöntem kullanarak yaptığı suikasttan dolayı kafalarının karışması muhtemeldir. Bu karmaşa, İran’a ideolojik propaganda ve stratejik emellerini gerçekleştirme yönünde ciddi fırsatlar sunabilir. Rusya ve Çin’in - BMGK’da vereceği kısıtlı bir destek dışında – İran’la ilgili hiçbir angajmana girmeyeceği açıktır. İran ise nükleer müzakerenin getirdiği tüm kısıtlamaları bir kenara bırakarak zenginleştirilmiş uranyum üretmeye devam etmektedir. Ancak sadece bu nedenle sıcak savaş gündeme gelmeyecektir. Buna ilaveten petrol yataklarıyla beraber ABD üslerinin ve cephaneliklerinin vurulması ve petrol taşımacılığında büyük önemi haiz olan Hürmüz Boğazının kapatılması da İran’ın verebileceği tepkilerdendir. Ancak İran, bölgenin ve dünyanın farklı yerlerinde ABD elçiliklerine saldırır ve Amerikan vatandaş ve elçilik çalışanlarını/personelini öldürürse ancak o zaman sıcak savaş ihtimali kuvvet kazanabilir. Ne var ki Trump’ın “İran hiçbir savaşı kazanamadı ama hiçbir müzakerede kaybetmedi” tüvidini atması Acem diplomasisini yücelterek İran’a yönelik onursuz bir müzakere çağrısı olarak algılanabileceği gibi ABD olarak “İran’la savaşırsak kazanırız ama müzakere edersek kaybederiz” şeklinde okunması da mümkündür.

 

YUKARI