relaxbahis relaxbahis relaxbahis relaxbahis

betgram betgram

istanbul escort

interbahis

betpas mariobet 1xbet

bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort antalya escort alanya escort bayan istanbul escort escort istanbul şişli escort beylikduzu escort kadıköy escort sakarya escort escort sakarya izmit escort diyarbakır escort bodrum escort escort bodrum gaziantep escort porno indir porno porno sex türbanlı porno porno izle hd porno porn porno seks sikiş izle seks izle
canlı bahis bahis siteleri kaçak bahis
Bugun...

NATO-Türkiye ilişkilerinin gelecek perspektifi

 Tarih: 01-01-2020 23:10:00
Prof. Hüsamettin İnaç

1945 Şubatında Stalin, Roosevelt ve Churchill’in bir araya gelerek İkinci Dünya Savaşı sonrasında paylaşım planlarını masaya yatırdıkları Yalta Konferansı ile dünya hızla iki kutuplu bir sisteme doğru evrilmeye başladı. Bir yanda ABD’nin liderliğinde liberal, demokratik ve çoğulcu bir kapitalist Avrupa modeli tebellür ederken öte yanda “demir perde” olarak anılacak olan SSCB liderliğinde sosyalist bir kutup inşa edilmeye başlandı. 1949 Washington Anlaşmasıyla kurulan NATO, Batı ittifakının odak kurumu olurken diğer tarafta 1955’te akit edilen Varşova Paktı diğer kutbun kendine özgü sisteminin ana figürü haline geldi. Daha sonraki yıllarda her iki kutup siyasi, askeri, ekonomik ve toplumsal yapılar ihdas ederek kendi içlerinde kendilerini tahkim edecek kurumlar inşa etmeyi sürdürdüler.

Savaşa dâhil olmamak suretiyle ek mali külfetlerden kurtulan Türkiye, sınır komşusu olan SSCB’nin tehditleriyle karşı karşıya kaldı. Kars, Ardahan başta olmak üzere Boğazlarda hak iddia eden SSCB, Türkiye’yi adeta taraf olmaya zorladı. Süreci temkinli bir şekilde izleyen ABD, Türkiye’nin aldığı tehdide karşı kayıtsız kalmayı tercih etti. Aslında ABD de Türkiye’nin “komünist” tehdide uzun süre maruz kalarak kayıtsız şartsız NATO içinde yer almasını istiyordu. Tehdide dayalı bu fasit daire devam ederken Türkiye, Temmuz 1950’de Güney Kore’ye asker göndererek ABD’nin yanında yer almak ve NATO’ya girmek için somut bir hamle yapmış oldu.

Nihayet 1952’de üyelik teşebbüsü karşılık bularak tam üye olan Türkiye, en güçlü bir biçimde temsil edildiği, karar aşamalarında eşit üye olarak veto hakkına sahip olduğu ve askeri ve siyasi kanatta söz söyleyebildiği bir uluslararası kurumda yer bulmuş oldu. Gerçi Türkiye’nin bu imkânı çok da yerinde kullandığı söylenemez. Bunun iki vahim örneği mevcuttur. Birincisi 1980 askeri darbenin akabinde uluslararası destek ve meşruiyet arayışındaki Milli Birlik Komitesi ve Kenan Evren,  Rogers Planı adı verilen bir komplo bağlamında - hiçbir taviz kopartmadan -  Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına tekrar dâhil olmasını mümkün kılmıştır. Buna paralel olarak 1981’de gene Yunanistan’ın AB’ye tam üye olmasının önünü – 1978 yılında Komisyonun teklifini ‘onlar ortak, biz Pazar’ sloganıyla elinin tersiyle iterek – Türkiye açmıştır. Bu isabetsiz adımlar neticesinde Türkiye, Yunanistan karşısında tüm kozlarını yitirmiş, krizi fırsata dönüştüren Yunanistan ise Kıbrıs konusu başta olmak üzere aradaki tüm siyasi problemleri BM zemininden güçlü temsil edildiği AB platformuna taşımayı başarmıştır. Buna benzer vahim bir basiretsizlik de 2009 yılında Fransa’nın NATO’nun askerine kanadına dönüşü hususunda Türk vetosunun kullanılmamış olmasıdır.

Türkiye’nin NATO ile imtihanı soğuk savaş döneminde oldukça çetin geçmiş, ülkemiz ABD’nin Ortadoğu’nun jandarması ve SSCB’ye karşı bir kanat ülke (wing country) olarak görülmüştür. Nitekim daha üyelik sürecimizin başlangıcında NATO’nun kuşatma politikası (containment policy) kapsamında Marshall Planı ve Truman Doktrininden hareketle ciddi askeri ve mali yardım almamız mümkün olmuştur. Komünist SSCB’ye karşı İran, Yunanistan ve Türkiye, NATO’yu koruyan uç beyleri mesabesindedir. Burada en vahim dönüm noktası, ABD’nin tehdit ve zorlamasıyla çok partili sisteme geçmek mecburiyetinde kalan İnönü’nün 1947 yılında ABD ile – hala muhtevası tam olarak bilinmeyen -   kapsamlı bir askeri, ekonomik ve siyasi anlaşma imzalamış olmasıdır. Bu anlaşmayla beraber Türkiye artık bağımsız dış politikasını terk etmiş ve kendi menfaatleri yerine NATO müttefiklerinin çıkarlarını korumayı esas alan “bekle-gör” (wait & see policy) politikasını uygulamak durumunda bırakılmıştır.

Bu dönemin akabinde NATO-Türkiye ilişkileri daha da içinden çıkılmaz ve girift bir hale dönüşmüştür. 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekâtını yaptığı esnada Türkiye yalnız bırakılmış ve hatta silah ambargosuna maruz bırakılmıştır. 1975 yılında Başbakan Ecevit, Özel Harp Dairesinin varlığını ve NATO’nun ülke içinde gayri meşru operasyonlarını fark etti. 

Haddi zatında Türkiye NATO ile en büyük yol ayrımını Berlin Duvarının yıkıldığı (1989), Doğu Avrupa’nın sosyalizme karşı devrim yaptığı (1990) ve SSCB’de Komünist Parti’nin dağıldığı (1991) dönemde yaşadı. Gorbaçev ve Yeltsin’in Glasnost ve Perestroyka politikaları neticesinde SSCB’nin uluslararası sahneden çekilmesi ve artık komünizmin Batı için tehdit olmaktan çıkması, bir yandan NATO için ontolojik bir sorgulamaya yol açarken öte yandan Türkiye de jeopolitik ve jeostratejik konumunu kaybettiğini düşünmeye başladı. Hâlbuki Türkiye’nin önünde keşfedilmeyi ve birlikte yol kat etmeyi bekleyen kocaman bir Türk dünyası ve Orta Asya coğrafyası mevcuttu. Ne var ki, NATO’nun içinde yer aldığı derin yapılar, Türkiye’yi terör ve şiddet sarmalına alarak jeopolitik ufkunu karartmak hususunda en küçük bir tereddüt ve gecikmeye mahal vermediler.

Kendi derdine düşen ve varlık sancısı çeken NATO ise, varlığını sürdürebilmek için komünizm yerine başka bir tehdit bulmak, yoksa da uydurmak zorundaydı. Bu esnada Harmel Doktrin adı verilen ve 1993 senesinde üretilen bir politika çerçevesinde “İslami terör”, NATO’nun yeni ötekisi olacaktı. Ancak denklemde küçük bir sorun vardı: Ortada İslam vardı ama İslam’la ilişkilendirilebilecek bir terör mevcut değildi. Ne var ki bu terörü yaratmak NATO ve lideri ABD için hiç de zor değildi. Ancak bu terörün uluslararası camiaya duyurulması için 11 Eylül 2001 terörist saldırılarını beklemek gerekecekti.   

Kendisine yeni bir tehdit icat etmenin motivasyonuyla hızla doğuya doğru yayılma politikası (Ostpolitik) güden NATO, Doğu Avrupa’dan başlayarak Baltık ülkeleri, Ukrayna ve Gürcistan’a yöneldi ve bu politikaya ters düşen yönetimleri bir bir düşürmek için AB ile işbirliğine gitti. Bilge Kültür Sanat Yayınevinden yeni çıkan Rus İktidarının Kalbinde: Rus İmparatorluğunu Sorgulama adlı kitabında Tania Rakhmanova, NATO’yla Yeltsin arasında bir zımni anlaşma yapıldığını belirtir.  SSCB’nin uluslararası sahneden çekilme karşılığında NATO’nun doğuya doğru ilerlemeyeceği hususunda söz verdiğini beyan eder. Ama bu sözü tutmayarak Rusya’yı kışkırtmak suretiyle bölgeyi istikrarsızlaştırdığını çarpıcı bir biçimde ifade eder.

İki binli yılların başlarına geldiğimizde ise, AB ile NATO ilişkilerinin iyice gerildiğine şahit oluruz. Zira bu dönemde NATO’nun tek patronu ABD, artık ortak bir tehdit kalmadığını, çift kutuplu dünyanın nihayete erdiğini ve ABD’nin bundan sonra Avrupa’nın güvenliğini finanse etmek istemediğini açıkça beyan etmiştir. ABD’nin bu radikal ve dışlayıcı tavrından korku ve dehşet içerisine düşen AB hızla kendi güvenlik mimarisini oluşturmaya çalıştı.  Eurocorps adı verilen altmış bin kişilik bir ortak Avrupa ordusu oluşturulacak ve Maastricht Anlaşmasıyla AB’nin ikinci sütunu olarak tadat edilen Ortak Savunma ve Dış Politika sahasının muhtevası oluşturulacaktı. Ne var ki uzun yıllara sâri müzakereler hiçbir netice vermedi ve Rusya tehdidini hala iliklerinde hisseden birkaç Doğu Avrupa ülkesi dışında üye devletler, savunma ve güvenlik uğruna refahlarından taviz vermek istemediler. Nitekim ABD, Kıta Avrupa’sında kendisini ilgilendiren bir güvenlik sorunu olduğunda müdahalede bulunacağını ama sadece Avrupa’nın kendi güvenlik sorunu söz konusuysa ABD’nin bu kabil meselelere kayıtsız kalacağını açıkça ortaya koymuş oldu.

Bu süreç içerisinde NATO’nun değişen güvenlik konsepti daha da belirgin hale gelmeye başladı. NATO üyesi ülkeler bu örgütün ordular ve genelkurmaylar üzerinden kendi iç işlerine müdahalede bulunduklarını görmeye başladılar. Bu bağlamda İtalya’da NATO’nun ürettiği Gladyo tipi örgütlenmelere karşı Temiz Eller Operasyonu düzenlenirken Türkiye bu kabil müdahalelere karşı Ergenekon ve Balyoz Operasyonlarını gerçekleştirmekle meşguldü. Maalesef ki Türkiye’de FETÖ’nün devreye girmesiyle bu süreç sulandırıldı ve sözde deliller üretilerek masum insanlar da suçlanarak askeriyemiz zaafa uğratılmaya çalışıldı.

De Gaulle döneminden itibaren Avrupa’da ve sömürgeleriyle rahat ilişki kurmak için askeri kanattan ayrılan Fransa’nın 2009 yılında NATO’ya girişiyle beraber örgüt içi tartışmalar artarak devam etti. Zira Fransa, NATO içinde ABD’nin yegâne itici güç olmasını içine sindiremiyordu. Nitekim bu dönemlere kadar NATO’yu kendi çıkarları için kullanan ABD’nin NATO dışında varlık göstermeye başladığını görüyoruz. Daha önce Kosova, Makedonya ve Libya gibi alan dışı operasyonlar (out of area operations) yapan NATO, bugün hala inandırıcı bir ortak tehdit oluşturamamış ve kendi içerisinde dayanışma ve işbirliğini yeterince derinleştirememiştir.

Bu bağlamda Versaille Anlaşmasının imzalanmasının yüzüncü yılı kutlamaları için Paris’e bir ziyarette bulunan Trump, Fransa Devlet Başkanı Makronu tehdit ederek ödemesi gereken aidatı GSMH’nin yüzde ikisi olarak ödememesi durumunda ABD’nin NATO’dan çıkacağını belirtti. Buna mukabil Makron, NATO’nun kendilerini pek de ilgilendirmediğini ve çok yakın zamanda PESCO’yu (Avrupa ordusu) teşkil edeceklerini belirtti. Bu restleşmenin akabinde Paris sokaklarında Sarı Yelekliler Hareketi başladı ve bir yıldan fazla süredir bu sokaklar kaos, anarşi ve yangınlarla boğuşmaktadır.

Son dönemde NATO-Türkiye ilişkilerini zehirleyen en önemli olay, 15 Temmuz 2016 iç savaş girişimi oldu. Zira kırk yıllık zaman diliminde CIA desteğiyle devletin tüm kurumlarına sızan FETÖ’nün elebaşını ülkesinde ağırlayan ABD yönetimi, sözü geçen darbeye açıkça destek vermiş, darbenin gerçekleştiği saatlerde ABD Dışişleri bakanı John Kerry, tarafları itidale çağırarak FETÖ’yü meşru Türk Devletiyle eşit gördüğünü ve FETÖ’yü desteklediğini ifade etmiş oldu. Öte yandan NATO karargâhı ve CENTCOM başkanı Votel ise OHAL’le birlikte görevden el çektirilen FETÖ’cü askerlere destek vererek Türkiye’de artık dost ve muhataplarının kalmadığına ağlamıştır.  

Haddi zatında Türkiye’nin güvenlik meselelerinin hemen hemen hiçbirisinde NATO’yu yanında bulamamıştır ve daha da vahimi güvenlik açığı yaratan aktör ve tehditlerin arkasında NATO üyesi ülkeler çıkmaktadır. PKK, YPG, FETÖ, DHKP-C, DEAŞ, TALİBAN gibi yapılar daima desteklenen ve müsamaha gösterilen ve proje örgüt olarak üretilen Batı tandanslı terör örgütleridir. Bu denklemde Türk milletinin unutamayacağı en acı tablo, 15 Temmuz başarısız darbe girişiminde NATO üssü olan İncirlik’in darbenin yönetildiği bir merkez haline getirilmiş olmasıdır.

Bir diğer önemli problem, 2010 sonu itibarıyla Arap Baharıyla başlayan ve Suriye’nin istikrarsızlaşması ve iç savaşa sürüklenmesiyle tetiklenen bölgesel kaosta Türkiye’nin yalnız bırakılmasıdır. Belirli bir dönem NATO’nun patriot füze sistemiyle kısa süre korunan güney sınırları, bu sistemlerin çekilmesiyle savunmasız kalmıştır. Öte yandan darbe girişiminin hemen akabinde Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Operasyonlarına NATO destek olması gerekirken karşı çıkmıştır. Öyle ki ulusal çıkarlarını ve güvenliğini sağlamak için hamleler yapan Türkiye, NATO tarafından “istikrar bozucu” bir aktör olarak ilan edilmiştir. Fransa Cumhurbaşkanı Makron, ters açıdan bakarak NATO’dan izin almadan Suriye’ye operasyon yapan ve tehdit olarak görülen Rusya’dan S-400 savunma sistemi alan Türkiye’nin NATO’dan atılmaması ya da yaptırıma tabi tutulmamasına isyan ederek “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiştir” ifadesini kullanmıştır.

NATO ile Suriye’de bir terör devletine, Ortadoğu’yla bağının kesilerek düşman bir demografyayla kuşatılmasına ve enerji kaynaklarının Türk toprakları dışında İsrail- Güney Kıbrıs üzerinden akıtılmasına karşı çıkan bir müttefik olarak Türkiye ilişkilerinin konuşulacağı en son platform, Londra’da NATO’nun yetmişinci kuruluş yıldönümü kutlama töreni olmuştur.  13 Kasım 2019 tarihinde gerçekleşen Trump-Erdoğan görüşmesi, hem Suriye’nin geleceği ve hem de Türkiye-ABD ilişkileri açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. Özellikle Türkiye’nin güvenli bölge oluşturmaya yönelik Barış Pınarı Operasyonu sürerken Pence, Pompeo ve O’Brien’la varılan mutabakatın sahada yeterli yansımayı bulmaması, PYD/YPG militanlarının saldırı ve tacizlerini sürdürmesi ve ABD güçlerinin bu defa petrolü bahane ederek kamışlı başta olmak üzere bölgeye geri dönmesi görüşmenin ana gündem maddelerini oluşturmuştur. Bu bağlamda Türkiye, gerek Rusya ve gerekse ABD ile mutabakata varmasıyla bölgedeki varlığını meşrulaştırmış ve bu iki büyük güç arasında denge politikası uygulayarak siyasi stratejik hedefini – kâğıt üstünde de olsa – gerçekleştirmiştir.  Anlaşma metninde yer alan genişlik ve derinlikte güvenli bölgenin teşkili üzerinde bir ihtilaf oluşursa Türkiye hem operasyona kaldığı yerden devam edebilecek ve hem de Rusya ile müzakeresinde eli daha güçlü hale gelecektir.

Öte yandan S-400 alımından kaynaklanan CAATSA müeyyidelerinin ve Ermeni soykırımı iddialarının kabulünden kaynaklanan ek tedbirlerin Temsilciler Meclisi tarafından kabulü ve Trump’ın harekâtın başlayacağı gün kaleme aldığı ve diplomatik nezaketten uzak mektubu da görüşmede sahibine iade edilmiştir. Bir diğer taraftan ABD’nin FETÖ liderini hala Türkiye teslim etmemiş olması, YPG/PYD’ye verilen desteğin hız kesmeden devam ettirmesi, kırmızı bültenle aranan ve terör örgütü listesinde yer alan PKK/YPG’nin lideri Mazlum Kobani’yle diplomatik ilişkide ısrarcı tutumu da tansiyon artırıcı unsurlar olarak masada yer bulmuştur. Ayrıca Anayasa Komitesinin çalışmaları bağlamında güvenli bölgenin resmi bir hüviyet kazanması, YPG/PYD ve SMO’nun müstakbel statüsü de ortak akılla çözüm bekleyen hususlardandır. Pozitif gündem olarak ticaret hacminin 100 milyar dolara çıkartılması, serbest ticaret anlaşmasının imzalanması ve alimünyum ve çeliğe uygulana ek vergilerin ebediyen kaldırılması da sayılabilir.

Ticaret boyutundan bakıldığında, Çin ile ABD arasında küresel ticaret savaşı NATO’ya da dangasını vurmuş, Rusya ve İslam’dan sonra Çin de bir öteki haline dönüştürülmüştür. Haddi zatında Çin’i öteki haline getiren parametre, Çin’in siyasi bir cüce olmasına mukabil hızla ve sinsice ekonomik bir dev haline gelmesidir. ABD’nin İran’a muhasara altına almak istemesinin nedeni de Çin’dir. Zira Çin ekonomisini küçültmek için üretimini daraltmak ve üretimini daraltmak için de enerjiye ulaşımını engellemek icap etmektedir. Malum olduğu üzere İran, petrol ihracatının yüzde yetmiş beşini Çin’e yapmaktadır.   Çin’in ötekileştirilmesinin bir diğer nedeni, altmıştan fazla ülkeyi ilgilendiren Bir Kuşak Bir Yol (İpek Yolu) projesidir. Zira bu projenin planladığı gibi gerçekleşmesi halinde ABD, küresel hegemonyasını kaybedecek ve tüm stratejik hedeflerinden vaz geçmek zorunda kalacaktır. Doğu Akdeniz’deki enerji mücadelesini de aynı perspektiften okumak gerekir. Uluslararası hukuka aykırı olduğunu bilmesine rağmen ABD’nin İsrail, BAE, Suudi Arabistan, G. Kıbrıs, Fransa, Mısır ve Yunanistan’la birlikte hareket etmesi –benzer bir biçimde – Türkiye’yi denizde boğmak ve hakkını elinden almak mücadelesidir. Türkiye’nin Libya ile vardığı uzlaşma, bu planı önemli ölçüde ortadan kaldırmıştır. Benzer biçimde Suriye’ye yapılan operasyonların terör koridorunu bir barış koridoru haline getirmesi de bu bağlamda ele alınmalıdır.  

Tüm bu konjonktür bağlamında, uzlaşmaya varılmadan masadan kalkılması durumunda Türkiye’yi kaybedeceğini çok iyi bilen ABD Başkanı, Ermeni Soykırımı iddialarının Kongre’de kabul görmemesi için mücadele etmiş ve Cumhurbaşkanımız ile bazı senatörler arasında özel bir görüşme tertip etmiştir.  Çünkü Türkiye-ABD arasında 1 Mart 2003 tezkeresinden bu yana biriken onlarca gerginlik unsuru mevcuttur. Özellikle 15 Temmuz 2016 iç savaş girişiminde ABD’nin ve NATO’nun rolünün gün geçtikçe daha fazla anlaşılması, Doğu Akdeniz, Suriye, S-400, F-35, FETÖ lideri, DEAŞ’la mücadele, muhtemel terör devletine verilen destek gibi meseleler her iki ülke arasında ilişkileri zehirleyen bagajlardır. Trump bu problemlerden çözümü en kolay olanından ve ABD için hayati önem taşımayanlardan başlayarak büyük çoğunluğuna çözüm bulma yönünde siyasi bir irade taşımakta ve Türkiye’yi NATO’da tutmaya çalışmaktadır.  Bunun nedeni, Trump’ın Türkiye’nin oluşmakta olan yenidünya düzeninin merkezinde olduğunu görmesi, Türkiye olmadan bölgedeki çıkarlarını asla koruyamayacağını anlamasıdır. Bunlara ilaveten bundan sonra artık Türkiye’yi asla ABD çizgisine körü körüne bağlı bir müttefik haline dönüştüremeyeceğini fark etmesi de ABD’nin tutumunu şekillendirmektedir. Zira Türkiye şimdiye kadar her türlü sosyal, siyasi, ekonomik ve hukuki tehdit ve zorlamalara rağmen hala dimdik ayaktadır.          

Sonuç olarak, Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması gibi bir gündem söz konusu değildir. Zira NATO’nun üye ülkeyi çıkartma gibi bir hukuki mekanizması olmadığı gibi, Türkiye’nin NATO’dan çıkmaya niyeti de yoktur. Her ne kadar NATO, bizim güvenlik önceliklerimizi anlamasa ve savunmamıza destek olmasa da NATO üyeliği dış politikamızı oluşturmada bizim için bir mihenk taşı ve ikinci taraflar için de caydırıcı güç işlevi yerine getirmektedir. Örneğin NATO üyesi olmasaydık Libya ile Doğu Akdeniz’de dengeleri Türkiye lehine değiştirecek Münhasır Ekonomik Bölge ve Sınırların Çizilmesi Anlaşmasını yapamayabilirdik. Milli Savunma Bakanımızın da isabetle ifade ettiği gibi, Türkiye NATO’nun içinde değil, tam merkezindedir.       

                            

 

YUKARI