relaxbahis relaxbahis relaxbahis relaxbahis

betgram betgram

istanbul escort

interbahis

betpas mariobet 1xbet

bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort antalya escort alanya escort bayan istanbul escort escort istanbul şişli escort beylikduzu escort kadıköy escort sakarya escort escort sakarya izmit escort diyarbakır escort bodrum escort escort bodrum gaziantep escort porno indir porno porno sex türbanlı porno porno izle hd porno porn porno seks sikiş izle seks izle
canlı bahis bahis siteleri kaçak bahis
Bugun...

Bahar Kalkanı Operasyonu: İdlib, NATO ve Türkiye

 Tarih: 02-03-2020 00:03:00
Prof. Hüsamettin İnaç

27 Şubat 2020 ülkemiz tarihinin sayfalarına unutulmayacak kara bir gün olarak girmiş durumdadır. Tarihimizde ilk defa askerimiz havadan vurularak şehit edildi. 34 şehit verdiğimiz bu Rus saldırısından sonra bölgede ve dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Hava sahasının kontrolü elinde olmasına ve rejim kuvvetlerine koordinatlarını kendisini vermesine rağmen Rusya, saldırıyı üstlenme cesaretini gösteremedi. On iki gözlem noktamıza doğrudan saldırmaması ve meşum katliamı rejimin üzerine atması, Rusya’nın hem Türkiye’den duyduğu korkudan ve hem de diplomasi ve müzakere kanallarını açık tutma gayretinden kaynaklanmaktadır. Saldırıyı hafifletmek ya da kısmen meşru göstermek için Türk askerinin teröristlerle aynı sahayı paylaştığını iddia eden Rusya, aslında - bilinçli olarak kullandığı bu ifadeyle - Suriye Milli Ordusunu (eski adıyla ÖSO) terörist olarak gördüğünü ima etmektedir. Halbuki İsrail ve İran saldırılarına ses çıkarmayan aynı Rusya, şehit cenazelerimizi almak için havalanan helikopterimizi engelleyecek kadar alçalabilmiştir.  

 

Neyrab köyünü rejimin elinden kurtarmasının akabinde M4 ve M5 otoyollarının kesişme noktası olan ve bu nedenle stratejik önem taşıyan Serakib’i kontrol eden askerimiz, Balyun köyüne doğru intikal etmek üzere konvoy halinde ilerlerken bu kalleş saldırıya maruz kalmıştır. Haddi zatında Rus pilotların kullandıkları rejim uçakları, hava sahasını kullanma imkânı bulunmayan askerimizi rejim uçaklarıyla havadan ve rejim topçuları marifetiyle karadan çoklu saldırı altına almışlardır. Böyle bir vahamet, Kıbrıs Barış Harekâtında bile yaşanmamıştır.

 

Bu hain saldırı, Türk-Rus ilişkilerine onulmayacak bir yara açmış, zaten işlemeyen Astana Süreci ve Soçi Mutabakatını rafa kaldırmış ve Suriye’de siyasi çözüm umutlarını bilinmeyen bir tarihe ertelemiştir. Nitekim sivil ve demokratik bir anayasa yazımı için başlatılan Cenevre Sürecinin de akamete uğratılmasıyla siyasi çözüm ümidini yitiren Türkiye, 18 Mart 2016 tarihinde AB ile imzaladığı Geri Kabul Anlaşmasını rafa kaldırarak dokuz yıldır topraklarında barındırdığı beş milyon mülteciden isteyenlerin sınır dışına çıkmasına izin verme ve sınırlarını açma kararı almıştır. Haddi zatında bu karar, Suriye’deki iç savaşın yarattığı göçmen krizini sadece Türkiye’nin meselesi olarak gören ve –verdikleri pek çok söze ve kendileriyle yapılan bir dizi anlaşmaya rağmen - somut anlamda çözüme hiçbir katkı sağlamayan AB ülkelerine anlayacakları dilden verilen bir karşılıktan ibarettir.

 

Nitekim ABD, AB, Rusya ve İran Suriye’de savaşın bitmesini, bölgeye huzur ve istikrarın gelmesini istememektedir. Zira hâlihazırdaki kaotik durum, İsrail’in güvenliği için ideal şartları oluşturmakta, terör devletinin peyderpey kurulmasına zemin hazırlamakta, Türkiye’nin Akdeniz’e ve Libya’ya harcaması gereken enerjisini Suriye’de tüketmekte ve silah ve petrol lobisi başta olmak üzere savaş baronlarını ziyadesiyle memnun etmektedir.

 

Özellikle Suriye’de üs kurmak ve rejimin sponsoru olmak için 200 milyar dolar gibi büyük bir meblağ harcayan Rusya, Çin’e yapılan korona virüs saldırısından sonra azalan petrol talebi ve buna bağlı olarak petrol varil fiyatının 30 dolara kadar düşme tehdidiyle birlikte, hızla ekonomik bir krize doğru sürüklenmektedir. Nitekim petrol gelirinden başka bir kazanç kapısı olmayan Rusya’da halk, kendilerini açlık ve sefalet sarmalı içinde tutan ve diktatörlüğe varan otoriter bir yönetim sergileyen Putin’e karşı isyan içindedir. İtibarını yerle bir eden bu krizden çıkmak ve kendini ömür boyu iktidarda tutmak isteyen Putin, bir yandan - kendini ömür boyu iktidarda tutacak biçimde - yönetim şeklini değiştirirken, öte yandan Suriye’de rejim üzerinden bölgede hâkimiyet sağlamak ve Akdeniz’de enerji dağıtımında kontrol sağlayan söz sahibi bir aktör haline gelmek arayışındadır. Üzülerek belirtmeliyiz ki, Soğuk Savaşın bitmesinden itibaren ülkesinin maruz kaldığı yaşadığı sistematik toprak kaybı ve zamanla müzminleşen ekonomik kriz, Putin’de eziklik yaratmakta ve bu eziklik Suriye’ye vahşet ve terör olarak kendini göstermektedir.

 

Saldırının Ayak Sesleri

 

Haddi zatında İdlib’te bu saldırılara giden sürecin Nisan 2019’dan itibaren rejimin Soçi Mutabakatını ihlal ederek sistematik hava bombardımanlarıyla nüfusu “süpürme harekâtıyla” başladığı görülmektedir. Rusların “Grozni modeli” adını verdikleri ve hedef alınan bölgede hiçbir canlının yaşamasına dahi izin vermeyen zalim saldırı silsilesinin akabinde İdlib’in güneyinden kuzeyine doğru yoğun göçler yaşanmış, Maarratun-Numan ve Serakib’in rejim tarafından işgal edilmesi ve diğer çıkış yollarının – bilinçli olarak - kapatılması marifetiyle demografi bir silah olarak kullanılmıştır. Nihayetinde Türkiye sınırına iki milyona yakın bir mülteci akını gerçekleşmiştir. Amaç, muhalif insanların Suriye’den sürülerek temsil imkânlarının ellerinden alınması, rejim ve Rusya’nın sadece rejim taraftarı güçlerden oluşan ve tüm topraklarda egemenlik sağlanan bir Suriye yaratma çabasıdır. Buna bir de Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve diplomatik anlamda köşeye sıkıştırılması da eklenebilir. Saldırıların bahanesi ise, Türkiye’nin Soçi Mutabakatında belirtilen sözlerini yerine getirememesi yani Heyet-i Tahrirüş-Şam (HTŞ) başta olmak üzere marjinal, ekstremist ve radikal örgütlerin sivillerden ayrıştırılamaması ve ellerindeki silahların toplanamamasıdır. Hâlbuki - tüm uluslararası camia bilmektedir ki - bu hedeflere ulaşmak için elinden geleni yapan Türkiye, bırakın teröristleri ılımlı hale getirmeyi, Rusya ve rejimin ihlalleri ve tecavüzleri sonucu sivil halkın bile radikalleştirilmesi sorunuyla yüzleşmek durumunda kalmıştır.

 

Tüm bu gelişmelere mukabil,  on iki gözlem noktasından dokuzu rejimin işgaline uğrayan Türkiye, sınırına yönelen göçü önlemek, sivil ve muhalif insanların can güvenliğini sağlamak ve mülteciler için güvenli bölge oluşturmak gayesiyle şubat ayı ortasından itibaren tarihinde görülmemiş bir askeri yığınak gerçekleştirmiştir. Diplomasi ve müzakereye imkân tanımak amacıyla rejimin işgal ettiği bölgelerden çekilmesi için 29 Şubata kadar mühlet veren Türkiye, muhalifler, siviller ve rejim güçlerinin arasında yer alan gerilim hattında konuşlanmak durumunda kalmıştır.

 

Burada belirtmek gerekir ki, Türkiye bölgeye savaşmak için gitmemiş ve stratejik hedefini İdlib’te ateşkesi kalıcı kılmakla sınırlandırmıştır. Ne var ki, hiç beklenmeyen bu hain saldırı gerçekleşince şehitlerimizin kanı yerde bırakılmamış ve makalenin kaleme saatlerde yaklaşık 2500 rejim unsuru tankıyla tüfeğiyle birlikte bertaraf edilmiştir. 27 Şubat tarihinde başlatılan ve Bahar Kalkanı Operasyonu (Operation Spring Shield) adı verilen bu harekâtta tüm provokasyonlara rağmen Türk askeri, Rus üslerine saldırmamış ve Rus askeri öldürme cihetine gitmemiştir. Bu durum, askerimizin sağduyu, sabır ve aklıseliminin ne kadar engin olduğunu gösteren ve örneğine tarihte az rastlanan bir tablodur.  Öte yandan Montrö Sözleşmesi’nin verdiği imkânla boğazları Rus gemilerine, hava sahasını Rus uçaklarına kapatabilecekken bu haklarını kullanmayan Türkiye, rejime lojistik destek verilmesi riskini göze alarak, barışçıl ve diplomasiye açık tavrını son raddeye kadar göstermektedir.

 

Saldırının Rus Perspektifinden Analizi

 

Saldırının altında yatan gerekçelerin analizi, bölgedeki aktörlerin niyet ve psikolojilerini irdelemek açısından elzemdir. Öncelikle Rusların hâlihazır genelkurmay başkanlarından mülhem olarak ortaya koydukları “Gerasimov Doktrinine” göre, ele geçirdikleri topraklardan çıkmamak gibi tarihi bir alışkanlıkları vardır. Ancak rejimin tüm anlaşmaları yerle bir eden ilerleyişi ve süpürme operasyonu (sweeping operation) esnasında ele geçirdikleri Neyrab ve Serakib’in Türkiye destekli SMO (Surşye Milli Ordusu) tarafından geri alınması Rusları çılgına çevirmiştir. Zira İdlib’ten Rus hava, deniz ve kara üslerine (Tartus, Lazkiye ve Humeymim) giden M-4 otoyolu ve gene İdlib’ten Halep ve Şam’a giden M-5 otoyolunun kesiştiği noktada bulunan Serakib, Suriye’nin tamamında egemenlik kurmaya çalışan Rusya için hayati önemi haizdir. Hâlbuki Mutabakata göre bu iki otoyolun kontrolü Türk-Rus ortak devriyelerine bırakılmıştır.

 

Haddi zatında, ikinci bir neden olarak, Doğu Akdeniz’de enerji hâkimiyeti mücadelesinin başlaması, bu meyanda Türkiye’nin Libya’yla deniz sınırlarını netleştiren mutabakata imza atması ve bu imzanın tarafı ve BM tarafından tek meşru otorite olarak görülen Sarraç iktidarını destek amacıyla asker göndermesi, Rusya’nın Suriye politikasında radikal bir değişime gitmesine neden olmuştur. Zira Rusya önce kendisine daha sonra CIA’e ajanlık yapan ve Kaddafi’ye ihanet eden genelkurmay başkanı terörist halife Hafter’i desteklemektedir. Aynen ABD’nin Suriye krizi patlak verdiğinde Türkiye’nin yanında yer alarak köhnemiş Esed rejimini devirme ve demokrasiyi Suriye topraklarında hâkim kılma stratejisini benimsemesi ama apar topar bu politikasında revizyona gitmesi örneğinde olduğu gibi… Hatırlanacağı üzere İsrail ve Yahudi lobisinin – ülkenin Sünni çoğunluğundan mülhem olarak Suriye’ye ikinci bir Mürsi’yi getirmeyelim - telkiniyle vazgeçmesi gibi, Rusya da - Suriye’de çözüm getirecek yegâne aparat olan - Astana Süreci’ni yerle bir etme seçeneğini tercih etmişti.

 

Zira Akdeniz’de hâkimiyet ve Libya’da nüfuz imkânının tek şartı olarak Esed’i Suriye’nin tüm topraklarında tek egemen güç haline getirmeyi gören Rusya, Astana ve Soçi süreçlerinden son derece pişmanlık duymaya başlamıştır. Öyle ki Suriye’de üslerini kaybetmemek için rejim muhalifi tüm unsurları ortadan kaldırmak, Soçi’de tanımlanan üç çatışmasızlık bölgesini (Hama, Humus ve Halep) yok ettikten sonra İdlib’te de rejime dikensiz bir gül bahçesi bırakmak, Rusya’nın yeni politikası haline gelmiştir. Haliyle bu yeni politikada Türkiye ile ortaklığa yer yoktur. Öte yandan Putin’i adam yerine koyarak Akdeniz ve Suriye’de kendisine alan açan, Türk Akımı, Akkuyu Nükleer Enerji Santrali ve S-400 gibi Rusya’ya büyük avantajlar sağlayan mega projelere imza atan Türkiye’yle bundan sonra ilişkiler nasıl bir yörüngede şekillenecektir? Burada - küçük bir ihtimal de olsa- Putin’in belirlediği politikaları askeri kanada ve alt bürokrasisine aktaramaması yani, altını tutamaması da mümkün olabilir. Ancak Moskova ile Ankara arasında yürütülen askerden askere temaslarda varılan uzlaşı ya da cereyan eden diyalogların Putin’e olduğu gibi ve doğru bir biçimde aktarılmadığı yönünde Türk heyetinde kuşkular oluşmuştur.              

 

Saldırıya zemin teşkil eden üçüncü neden olarak, Türkiye’nin Ukrayna’da ayrılıkçı unsurlara verdiği destek gösterilmektedir. Cumhurbaşkanımızın iki hafta önce Ukrayna’da yatığı ziyaret esnasında imzaladığı kapsamlı askeri, ekonomik ve siyasi işbirliği anlaşması, 200 milyon dolarlık yardım ve ticaret hacminin genişletilmesi yönündeki kararlılık Rusya’yı kışkırtan unsurlardan bazılarıdır. Hele hele Cumhurbaşkanımızın askeri tören esnasında Ukrayna askerini ayrılıkçılara mahsus bir selamla selamlaması, Ukrayna’ya bağlı özerk bir bölge olan Kırım’ın Ruslar tarafından işgalini kabul etmemesi ve Ukrayna’dan Hürjet başta olmak üzere milli savunma sanayimizde kullanmak üzere motor alacak olmamız Rus yönetici elitinin kabullenemeyeceği hamleler olarak algılanmaktaydı. 

 

Öte yandan Türkiye gündeminde yeniden tartışılmaya başlanan Kanal İstanbul Projesi de Türkiye-Rusya arasında gerilim yaratan başka bir faktör olarak ön plana çıkmaktadır. Zira Rusya, Kanal İstanbul’un devreye girmesiyle Karadeniz’in bir ABD Gölü haline dönüşeceğini düşünmektedir. Haddi zatında Putin, Rus Çarı gibi azametli görüntüsünün arkasında hayalci bir dünyada yaşamaktadır. Büyük ihtimalle Türkiye ile girdiği bu derin ilişkiden Türkiye’nin NATO’yla tüm bağını koparmasını, ABD ile arasına ciddi bir mesafe koymasını ve batılı değerlerden tamamen uzaklaşmasını beklemektedir.

 

Nitekim Rus gazeteleri S-400 alımını NATO’nun ikinci büyük askeri gücüne nüfuz etmek ve NATO’da çatlak yaratmak manşetiyle görmüşlerdir. Ne var ki Türkiye, ABD ve Rusya arasında denge politikası gütmüş ve bu iki gücün arasındaki ihtilafın yarattığı boşluktan faydalanarak kendi milli politikasını uygulamanın bir imkânını yakalamıştı. Şimdi bu politikalar neticesinde gerçekleştirilen üç başarılı operasyonla - Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Planı -  kontrol altına aldığı topraklar çıkması, İdlib’ten çekilmesi ve sınır şeridinde verilecek 10 km derinlikte bir sahayla yetinmesi istenen Türkiye, Türk-Rus müzakere masasında kendisine dayatılan haritayı yırtıp atıyordu. Ne var ki özellikle Barış Planı harekâtında Fırat’ın doğusunda ABD ile Fırat’ın batısında Rusya ile anlaşma yapan Türkiye, her iki ülkenin sözünü tutmadığını ve YPG-PYD’nin bölgede cirit atmaya devam ettiğine ibretle şahit olacaktı. Özellikle Tel Rifat’ı mesken edinen Rusya YPG’si ile Haseke ve Kamışlı’daki ABD YPG’si Türkiye için çok büyük bir tehdit unsuru haline geldi.     

 

Tüm bunlara ilaveten Türkiye, NATO’nun yetmişinci yıl kutlamalarının da yapıldığı zirvede NATO’nun –Rusya’nın Yakın Çevre politikasına aykırı olarak- doğuya doğru genişlemesine vize vermişti. Türkiye’nin Baltık ülkeleri ve Polonya için hazırlanan NATO savunma planını onaylaması ve buna herhangi bir çekince koymaması, Rusya tarafından bir nevi savaş ilanı olarak algılanmıştı. Tüm bunların üzerine NATO da Rusya ile yaşanan krizi fırsata çevirmek için her şeyi yapmış, resmi sitesinde “We Are NATO” başlıklı Türkçe bir video yayınlamış ve Türkiye’nin nasıl vazgeçilmez bir müttefik olduğunu dünya âleme ilan etmiştir. Hatta daha da ileri giderek ABD’nin Suriye Temsilcisi James Jeffrey Ankara’ya teşrif etmiş ve Türkçe olarak yaptığı hitabında ortak şehitlerimize Allah’tan rahmet dilemişti. Tabii ki bu denli bir samimi (!) tavır sergileyen müttefikimizin, ülkemizin maruz kaldığı kırk yıllık terör örgütü için devlet kurma planı yaptığına, bölgede ikinci bir İsrail yaratarak Türkiye’yi bölme adımları attığına ve hatta FETÖ üzerinden işgal ve iç savaş çıkarma hamlesine hiç kimse inanmazdı.     

 

Rusya’yı korkutan ve bu kabil bir kalleşçe saldırıya sevk eden bir diğer travma ise, İdlib’te HTŞ, Hizbullah ve Haşdi Şabi teröristlerinin yanında yer alan beş bine yakın yabancı teröristin Rus coğrafyasından gelmiş olmasıydı. Putin despotizminden rahatsız olan Rus halkının kalkışmasından korkan Putin, bir de bu teröristlerin kendi ülkelerine dönmeleri durumunda yaşanabilecek kaos ve anarşiyi göze alamamakta ve bunları oldukları yerde imha etme arayışına girmektedir.

 

Tüm bu korku, gerginlik ve travmalara bağlı olarak Nisan 2019’dan beri devam eden rejim tecavüzünü püskürtmek ve rejimin Soçi Mutabakatında açıkça belirlenen alana çekilmesini sağlamak amacıyla 27 Şubat 2020 tarihinde Bahar Kalkanı Operasyonu (Operation Spring Shield) başlatılmıştır. Türkiye, Rusya’nın rejimle aramızdan çekilmesini istemekte, Mutabakatın gerektirdiği biçimde rejimi zapturapt altına almasını emretmekte ve ama doğrudan Rusya’yla karşı karşıya gelmeyi hedeflememektedir. Kısaca Mutabakata geri dönmek, bu operasyonun ana stratejik hedefidir. Tabii ki Suriye’nin genel tablosu bir sonraki adım olarak siyasi çözüme kavuşturulmaya çalışılacaktır. Şu anda masaya oturmak hiç de kolay değildir. Zira ortada bir insanlık suçu vardır ve Türkiye’nin nefsi müdafaa hakkı tartışılmazdır. Ancak ABD ile Rusya arasında zımni bir mutabakatın varlığı ve ortak hedeflerinin Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak olduğu da aşikârdır. Bir yandan da Türkiye’yi kaybetmeme arayışı da her iki ülkenin eylem ve söylemlerinde de kolayca gözlemlenebilmektedir.   

 

NATO’dan Beklentiler

 

 

 

Her ne gerekçe esas alınırsa alınsın gerçekleşen bu meşum tecavüzün ardından Türkiye, NATO’ya başvurmuş ve NATO’dan birtakım taleplerde bulunmuştur. Bu kabil durumlarda NATO’ya iki şekilde başvurulabilir. Bunlardan birincisi NATO’nun 5. Maddesi çerçevesi bağlamında NATO üyesi bir ülke saldırıya uğrarsa doğrudan askeri yardım talebinde bulunabilir. Bunun tarihte tek örneği mevcuttur. İkiz Kulelere yapılan 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD, bu kapsamda NATO’ya başvurmuş ve son derece anlamsız bir biçimde NATO bu talebe sembolik bir katkı sağlamıştır.

 

Öte yandan NATO’nun müzakere ve istişareleri içeren 4. Maddesi pek çok defa kullanılmıştır. Nitekim Türkiye de 2013’te Hatay Reyhanlı’da 52, 2015’te Suruç’ta 34, 2015’te Ankara Garında 103, 2016’da Sultanahmet’te 11, Ankara genelkurmay kavşağında 28, İstanbul Beşiktaş’ta 47 insanımızın canına mal olan DEAŞ saldırılarına uğramasının akabinde söz konusu maddeyi işletmiştir. Bu maddeye istinaden yapılan istişare sonucunda NATO, Türkiye’ye İspanyol, Alman ve Hollanda patriyot bataryaları ve AWACS uçakları göndermiştir.

 

27 Şubat tarihinde başlayan Bahar Kalkanı Operasyonu (Operation Spring Shield) kapsamında da NATO’dan beklentilerimiz mevcuttur. Bunların başında Rusya ve rejimin terör örgütlerine verdikleri desteği kesmelerine ve Türk kontrol noktalarından geriye çekilmelerine yönelik uluslararası baskının artırılması sayılabilir. Daha da önemlisi hava savunmamıza katkı sağlayacak patriyot bataryalarının sınırımıza konuşlandırılması, Suriye hava sahası üzerinde “no fly zone” (uçuşa yasak bölge) oluşturulması ve İdlib’e insani yardımların iletilebilmesi için bir güvelik koridorunun teşkili istenmektedir. Ayrıca BM’nin savaş suçu işleyen Rusya ve rejime karşı ekonomik ve siyasi ambargo uygulanmalıdır. Ne var ki BMGK’nin (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi) teröre destek veren üyeleri Rusya ve Çin yüzünden böyle bir kararı alabilmesi pek de mümkün görünmemektedir.

 

Tüm bunlardan tartışılırken Atina’dan trajikomik bir çıkış gelmiştir. Türkiye’nin NATO’dan taleplerinin karşılanmasını şarta bağlayan Atina, 18 Mart 2016 Geri Kabul Anlaşması’na uymadığı takdirde Türkiye’nin talebine itiraz edeceğini deklare etmiştir. Ancak NATO’nun önden gelen ülkeleri olan Almanya ve Fransa, bu anlaşmanın çok önceleri askıya alındığı Atina’ya hatırlatmış, ayrıca AB politikaları ile NATO meselelerinin farklı platformlarda değerlendirilmesi gerektiği gerçeği Atina’ya öğretilmiştir. Haliyle göbekten bu iki ülkeye bağlı olan Akropolis, kıvrakça geri adım atarak itirazını geri çekmiştir.   

 

Burada kamuoyuna yanlış yansıyan bir konuyu tashih etmemiz elzemdir: NATO’dan doğrudan destek istediğimiz yani 5. Madde talebinde bulunduğumuz ve bunu NATO’nun reddettiği iddiası doğru değildir. Zira ABD ve NATO’nun İdlib’e doğrudan müdahalesi Türkiye’nin en son isteyeceği şeydir. Çünkü bu durumda zaten karmaşık olan İdlib denklemi, tamamen içinden çıkılamaz bir hal alır. 

 

Öte yandan Türkiye’yi kaybetmek istemeyen Trump, Pentagon’un S-400 kaynaklı itirazlarına rağmen Patriot konusunu Cumhurbaşkanımızla müzakere etmektedir. Trump’tan geri kalmak istemeyen Putin’le görüşme 5 Mart 2020 tarihinde Moskova’da yapılacaktır. Bu görüşmenin Moskova’da yapılacak olması ve Türkiye’nin ısrarına rağmen Merkel ve Macron’un müzakereye dâhil edilmemesi, Rus ayısının tarafımıza baskı kurma taktiği olarak algılanmalıdır.  

 

Bu görüşmede İdlib’te güvenli bölge kurulması, Moskova’nın rejim güçlerine baskı kurarak Türk gözlem noktalarına saldırmasının engellenmesi, gene rejimin Mutabakatla belirlenen sahaya geri dönmesi, M-4 ve M-5 Karayolları üzerinde yeniden Türk-Rus denetiminin sağlanması ve kalıcı ateşkese yönelik tedbirler gibi hususlar müzakere edilecektir.

 

Niçin İdlib’teyiz?

 

Tüm bu görüşme ve müzakere trafiği devam ederken ve şanlı askerimizin - Libya’dan edindiği tecrübeyle - SİHA’ları sürü halinde kullanarak düşmanı püskürttüğü ve destan yazdığı bir atmosferde birtakım mihraklar “Suriye’de ne işimiz var?” sorusu üzerinden Türk kamuoyunun operasyona verdiği desteği zayıflatmak istemektedir.  Askeri jargonda “iç cephe” olarak tanımlanan toplumu dağıtmak için tedavüle sürüldüğü aşikâr olan bu tartışmayı önlemenin yolu, operasyonun nihai hedefinin ve siyasi stratejisinin net olarak bilinmesinden geçmektedir. Öncelikle Türkiye, toprak kazanmak ya da bölgedeki kaynakları sömürmek için İdlib’te değildir. Nitekim Cumhurbaşkanımız tüm yabancı güçler çıktıktan ve Suriye halkının demokratik olarak temsil edildiği bir yönetim tesis edildikten sonra çekileceğimizi şu şekilde ifade etmiştir: “Biz Esed’in değil, Suriye halkının davetiyle bu bölgede bulunuyoruz. Suriye halkı tamam deyinceye kadar burada kalmaya devam edeceğiz”. Zira 5 milyon mülteciyi topraklarında, 3 milyonunu Suriye’de operasyonlar sonucu oluşturduğu güvenli bölgede ve 2 milyon Suriyeliyi ise hemen sınırlarının ötesinde olmak üzere 10 milyon Suriye vatandaşını himayesi altına alan Türkiye, toplam nüfusun 18 milyon olduğu düşünüldüğünde, Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olması gereken tek ülkedir.   

 

Öte yandan Türkiye’nin tüm bu operasyonlarındaki ortak stratejik hedefi, sınırlarında bir terör devletinin kurulmasını ve göçmen akınını önlemekten ibarettir. Tabiatıyla Suriye’deki sivil ve masum halkın korunması ve rejim muhaliflerine ülkenin yeniden inşasında yardımcı olmak bu stratejiye yardımcı olan parametrelerdir.

 

Son olarak, stratejik bir yaklaşımla bakıldığında, dünyanın Suriye üzerinden yeniden inşa sürecinde, asıl hedefin Suriye olmadığı kolayca görülecektir. Haddi zatında Suriye, Irak ve İran istikrarsızlığa itilerek Türkiye’nin nefes borusu kesilmeye çalışılmaktadır. Bu bağlamda 1915-16 Sykes-Picot gizli anlaşmalarıyla başlayan, 15 Temmuz 2016 hain darbe girişimiyle ivme kazanan ve nihayet Suriye üzerinden taçlandırılmak istenen Türkiye’yi iç savaşa sürükleme planı mutlaka akamete uğratılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, İdlib’ten çekilmek üç şanlı operasyonla tesis ettiğimiz güvenli bölgeden çekilmeyi de tetikleyecektir.

 

Suriye’den çekilen bir Türkiye, her türlü terör eylemine ve bölgeye üşüşen emperyalist devletlerin ameliyatına açık hale gelecektir.  Hemen güney sınırımızda oluşturulacak olan ikinci İsrail devleti, Kuzey Irak Kürt Yönetimiyle birleştirilecek, ülkemizin tüm güney sınırı bizi en azından yüz yıl daha meşgul edecek bir terör ve anarşi sarmalına mahkûm edecektir. Ortadoğu’yla olan tüm siyasi, kültürel ve ekonomik bağımız kesilecek, Doğu Akdeniz başta olmak üzere tüm enerji kaynaklarımız kurutulacak ve bugün İdlib’teki çatışma yarın Türkiye’nin göbeğine taşınacaktır. Ezcümle İdlib’ten çekilmek, ülkemizin tüm egemenlik haklarından ve bağımsızlığından vazgeçmek demektir. 

YUKARI