Bigadiç escort Gördes escort Germencik escort Köyceğiz escort Ekinözü escort Çayıralan escort Kapaklı escort Şarkikaraağaç escort İscehisar escort Görele escort Eceabat escort Of escort Aydın escort Atakum escort Artuklu escort Antalya mutlu son

betgram betgram setrabet setrabet interbahis

interbahis perabet asyabahis piabet
betpas mariobet 1xbet

istanbul escort

Bugun...

Türkiye-AB ilişkilerinde yeni dönem: İdlib’i Avrupa’ya bağlamak

 Tarih: 23-03-2020 17:20:00
Prof. Hüsamettin İnaç

Gündemi çok hızlı değişen bir ülkede yaşıyoruz. Çok kısa süre önce Suriye’ye yoğunlaşmışken Avrupa Birliği sürecini ve akabinde korona virüs problemini konuşurken buluyoruz kendimizi. Odaklanılması gereken konuların çeşitliliği bazen derinlemesine analizler yapma konusunda bizleri aciz bırakıyor. Ama her hâlükârda ülkemiz meselelerini somut, anlaşılır ve neden-sonuç ilişkisinden sapmadan anlatmaya çalışacağız. Zira bir olayın sonucu başka bir olgunun tezahür sebebi olarak karşımıza çıkmakta ve bizi korelasyon kurmaya mecbur bırakmaktadır.

 

Kamuoyunun malumu olduğu üzere Türkiye-AB ilişkileri uzunca bir süredir donmuş ve hiçbir ilerleme kaydedilemeyen bir alan haline dönüşmüştü. Bunun en büyük nedeni, 18 Mart 2016 tarihinde imzalanan Geri Kabul Anlaşması’na Birliğin riayet etmemesi sonucu ortadan çıkan güvensizlik ortamıydı. Zira Türkiye bu anlaşmanın gereklerini harfiyen yerine getirmesi rağmen, AB vadettiği hiçbir şeyi neredeyse tam olarak yerine getirmemiştir. Bunun ötesinde göç meselesini sadece Türkiye’nin bir meselesi olarak gören AB’nin bir üyesi olarak Yunanistan,  göçü Türkiye’de durdurma önerisinde bulunmuştur. Hâlbuki Türkiye, en makul yolu teklif etmiş ve göçü bulunduğu noktada yani İdlib’te engellemeyi hedef almıştır.

 

Bu meyanda Avrupa Birliği Türkiye’nin Suriye politikasına saygı duymalı ve özellikle İdlib’te güvenli bölge oluşturulması siyasetine doğrudan destek vermelidir. Eğer bu başarılabilirse Suriyeliler Suriye topraklarında güven ve huzur içinde yaşayabilecek ve Türkiye’den Avrupa’ya göç tehdidi olmayacaktı. Özellikle göç ve göçmen paranoyası yaşayan ve yabancı düşmanlığı (xenophobia), İslamofobi, ırkçılık ve şovenizm girdabından çıkamayan Avrupa, haddi zatında kendi uygarlığına duyduğu güvensizliğin bir tezahürünü yaşamaktadır. Ekonomik problemlerden ziyade Avrupa, göçmenlerin kendileriyle beraber inançlarını, geleneklerini, ananelerini ve medeniyet unsurlarını yaşlı Kıtaya taşımasından endişe duymaktadır. Öte yandan aynı Avrupa, göçmenler üzerinden Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak ve Asya’ya doğru eksen kayması yaşayan Türkiye’yi - tabiri caizse – yola getirmek gibi bir niyetinin olduğunu da kayda geçirmek durumundayız.

 

Eğer zamanında Avrupa Birliği (AB), -söz verdiği üzere – Gümrük Birliği anlaşmasını güncellese, Türkiye’ye vize serbestisini getirse, göçmenlere harcanmak üzere vadettiği 6 milyar avroyu ödese, açılmayan fasılları bir bir açarak müzakere süreçleri üzerinden ilişkileri normal seyrine oturtmayı başarabilse bugün yaşanan kriz kesinlikle yaşanmayacaktı. Ancak Avrupa Birliği, en başta Türkiye’nin terörle mücadelesine ket vurmak istedi. Şöyle ki, vize serbestisi için yetmiş iki şart koşan AB, altmışaltı şartı yerine getirmiş olmamıza rağmen özellikle terör ve terörist tanımını yeniden yapmamız hususunda tarafımıza ciddi baskı uygulamıştır. Bu dayatma Türkiye bakımından kesinlikle kabul edilebilir değildir. Zira ülkemiz eş zamanlı olarak DEAŞ, FETÖ, PKK, PYD, YPG, DHKP-C gibi terör örgütleriyle çok boyutlu bir mücadele içindedir. AB’nin dayattığı terörist tanımını kabul ettiğimiz takdirde, bu vatan haini ya da dış mihraklı terör örgütlerinin pek çok faaliyetini insan hakları ve düşünce ve örgütlenme özgürlüğü içinde değerlendirmemiz ve hatta seri katilleri “özgürlük savaşçıları” olarak baş tacı etmemiz gerekmektedir. Haliyle Türkiye’de hiçbir karar alıcı böyle bir absürt durumu – her ne pahasına olursa olsun – reddetmek durumundadır.

 

Bir diğer yandan, Türkiye üzerinden transit geçişi amaçlayan ve AB’ye iltica etmek isteyen düzensiz göçmenleri Türkiye’de tutmak Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin esaslarına göre suç teşkil etmektedir. Bu meyanda Yunanistan’ın da göçmenleri öldürmek ve onlara gayri insani muameleler yapmak yerine onların Almanya’ya geçişine müsaade etmesi uluslararası hukuk bakımından bir zorunluluktur. Hepimizi çıldırtan gelişme ise, Türk-Yunan sınırında yer alan sınır kapılarımızdan Pazarkule’yi ziyaret eden ve göçmenlere tatbik edilen Yunan mezalimine şahitlik eden AB Konsey ve Komisyon başkanlarının bir üye ülkesinin ne Kopenhag Siyasi kriterlerine ne de herhangi bir insani izan ve insafa uymayan tavırlarına en ufak bir itiraz emaresi göstermemeleri olmuştur.  Bilakis AB liderleri, Yunanistan’ı ikaz ve ihtar etmek yerine “AB Kalesini koruması” için derhal yedi yüz bin Avro göndermeyi kabul etmiştir.

 

Sonuç itibarıyla Türkiye – yanlış algı yaratmak isteyenlerin iddialarının aksine – Türkiye’deki Suriyeliler için geçici koruma statüsü sağlama politikasında hiçbir değişiklik yapmamış, sadece Avrupa’ya iltica etmek isteyenler için kapılarını açmıştır. Buna ilaveten Yunan zulmüne uğrayan bu biçare insanlara sınır kapılarından tıbbi müdahale ve gıda desteği sağlamış ve kötü muameleyi önlemek için hudut polisleri görevlendirmiştir.

 

Tüm bu gelişmeler ışığında önce AB Komisyon ve Konsey Başkanı ve Dış politika Yüksek Komiseri ve NATO Genel Sekreteri ile Brüksel’de müzakereler yapan Cumhurbaşkanımız, bu makalenin yazıldığı esnada - AB’nin itici güçleri olarak – Merkel, Macron ve Johnson’la görüşeceğini deklare etmiştir. Bu görüşmelerin sonucu ya AB’nin tüm değerlerini inkar ederek kendini yok olmaya terk edecek ya da İdlib üzerinden kendini yeniden ihya ederek Türkiye ile ilişkilerini makul ve eşit bir platforma taşıyacaktır.          

  

YUKARI