kocaeli escort izmit escort escort izmit istanbul escort

Bahis analiz

Vdcasino

betpas mariobet 1xbet

relaxbahis relaxbahis relaxbahis relaxbahis

betgram betgram

Bugun...

Türkiye Afganistan’da kalmalı mı?

 Tarih: 26-07-2021 00:25:00
Prof. Hüsamettin İnaç

 

NATO’nun önümüzdeki on yılda izleyeceği stratejiyi belirleme hedefiyle 14 Haziran 2021’de Brüksel’de toplanan NATO Zirvesi ve akabinde gerçekleşen Biden-Erdoğan görüşmesinden Türkiye ile ilgili bir mutabakat ortaya çıktı. S-400 ihtilafı başta olmak üzere Türkiye’nin NATO ve ABD ile yaşadığı pek çok problemli alanda çözümünün zamana yayıldığı bir platformda Ankara’nın Kabil Havalimanının bakım ve işletilmesinin temin etmesi ve güvenliğinin sağlaması hususlarında mutabık kalındığı deklare edildi. Haddi zatında Biden’la görüşmesi sonrası açıklama yapan Erdoğan, gerekli fonun sağlanması ve siyasi ve lojistik desteğin verilmesi kaydıyla Pakistan ve Macaristan’la birlikte Türk askerinin bölgede kalmaya devam edebileceğini belirtti.  Zirve bildirgesi ve Erdoğan’ın açıklamaları neticesinde Türk askerinin geçiş sürecinde aktif rol üstleneceğinin ve Afganistan’da yeni bir misyon yükleneceğinin anlaşılması, söz konusu misyonun muhtevası ve bu inisiyatifin Türkiye’ye etkileri ile ilgili çok ciddi bir tartışma yarattı. 

Konuyla ilgili kafa karışıklığı ve tedirginliğin had safhaya çıktığı bir zaman diliminde,  24 Haziran tarihinde, ABD Savunma Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer Kabil Hamid Karzai Havalimanının işletilmesi ve güvenliğinin sağlanması hususunda teknik detayları görüşmek üzere Türkiye’yi ziyaret etti. Nitekim Türkiye bu görevi NATO Kararlı Destek Misyonu kapsamında 6 yıldır sürdürüyor ve Uluslararası Güvenlik ve Destek Gücü (ISAF) kapsamında 20 yıldır yaklaşık 500 askerini bölgede bulunduruyor. Tüm bu görüşme trafiğinin arkasında, -El-Kaide lideri Üsame bin Ladin’in öldürülmesinin yıldönümü olan- 1 Mayıs itibarıyla ABD başta olmak üzere NATO güçlerinin peyderpey -İkiz Kulelere terörist saldırıların gerçekleştiği tarihin yıl dönümü- 11 Eylül 2021 tarihine kadar çekilme kararının kesinlik kazanması yatmakta. Buna mukabil Türkiye’nin bölgede kalmaya devam etme talebinin kabul gördüğü anlaşılıyor. NATO ve ABD’nin bu talebe olumlu karşılık vermesinin temel nedeni olarak, Türkiye’nin NATO bünyesinde pozitif gündem oluşturma niyetini somutlaştırma ve gene Türkiye’ye Afganistan’da biçilen rol üzerinden Batı’yla ilişkilerini tamir etme ve NATO’nun yanında kalmasını sağlama parametreleri gösteriliyor. Buna ilaveten Kabil’de bulunan pek çok yabancı misyonun ve diplomatik temsilciliğin varlığını ve işlerliğini sürdürmesi de Türkiye’nin bu misyonu üstlenmesiyle ilişkilendiriliyor. Ne var ki tüm bu görüşmeler gerçekleşirken Taliban’ın Katar’da bulunan sözcüsü Şahin, geçen yirmi yılda NATO güçlerinin bir parçası olarak vazife icra eden Türkiye’nin ABD ile 29 Şubat 2020’de Doha’da imzalanan anlaşma mucibince –diğer NATO askerleriyle birlikte- Afganistan’dan çekilmesi gerektiğini ifade ediyor. Bunun yanı sıra aktif olarak 2011 yılından itibaren Taliban ve Afgan hükümeti arasında mütemadiyen sürdürülen müzakereler neticesinde bir türlü başarılamayan iç barışı sağlamak için Türkiye’nin devreye girmesine ve 24 Nisan İstanbul Görüşmeleri’nin gerçekleştirilmesine ket vuran gene Taliban örgütü olmuştu. Bu bağlamda akla gelen kritik soru şudur: Türkiye’nin NATO güçleri çekildikten sonra bölgede kalmaya devam etmesi meşruiyet sorunu oluşturacak mıdır ve NATO misyonu altında görev yapacak olan Türkiye, acaba “işgalci bir güç” olarak mı algılanacaktır?

Tüm bu müzakere süreçlerini anlamak ve Türkiye’nin bölgede kalıcı bir varlık göstermesine yönelik tartışmaları anlamlı bir zemine oturtmak için Afganistan’ın yakın dönem tarihini, sosyolojik yapısını ve siyasi beklentilerini bilmek icap etmektedir. Bulunduğu konumun tarih boyunca ehemmiyetini yitirmediğine şahit olduğumuz Afganistan, M.Ö. 516 yılında Darius’la uluslararası sahnede yer almaya başlayan, 19. yüzyıl boyunca İngiltere ve Rusya arasında Büyük Oyuna ev sahipliği yapan, 1979’da SSCB, 11 Eylül 2001 ‘de ABD işgaline maruz kalan ve 42 yıldır iç savaş girdabından kurtulamayan bir “imparatorluklar mezarlığıdır”. “Uygarlıkların başladığı ve bittiği yer” olarak tanımlanan Afganistan, tarih boyunca farklı uygarlık ve kimliklerin etkileşim içinde birbirini inşa ettiği bir “kalpgah” ve “Asya’nın merkezi” olarak 1919 yılında Rawalpindi Antlaşmasıyla ulusal bağımsızlığına kavuşmuştur. İngiliz mandası altında yaşayan Hint Müslümanlarının bağımsızlık ruhunu diri tutan ve onlara “rol model” olan Afganistan, Türkiye Cumhuriyeti’ni tanıyan ilk ülke unvanına da sahiptir.  Kaderin bir cilvesi olarak 27 Mayıs 1919’da Afganistan’ı ilk tanıyan ülke olan SSCB, bağımsızlık sonrası bu ülkeyi işgal eden ilk devlet olmuştur. Bu bağlamda Afganistan, işgale karşı güçlü bir mukavemet ortaya koyarak, bir yandan SSCB’nin dağılma sürecini hızlandırırken diğer yandan da iki kutuplu dünyanın yıkılmasında etkin rol oynamıştır. Öte yandan İran’da  –daha sonra İslam dünyasının ve insanlığın başına bela olacak- İslam Devriminin ve Molla Rejiminin tesisinde kolaylaştırıcı rol üstlenen Afganistan, kuzey ve kuzeybatı komşuları olan Orta Asya Türk devletlerinin ulus-devletleşmesinde -dolaylı da olsa- katkı sağlamıştır. Yakın çevresine pozitif katkılar sunan Afganistan, ne yazık ki, merkezi bir otorite kurma, ulus-devlet inşa etme ve tek bir ulusal kimlik etrafında bütünleşme hususlarında bir türlü başarılı olamamıştır.

19. yüzyılda kolonyal yayılmacı ideolojinin saldırısına uğrayan Afganistan, 20. yüzyılda sosyalist ideolojinin tecavüzüne maruz kalmış ve nihayet 21. yüzyılda vahşi ve barbar kapitalizmin esiri haline gelmiştir. Üst üste ve kesintisiz bir biçimde gerçekleşen bu dayatmacı ideolojilerin işgalleri yüzünden Afganistan’ın sosyo-ekonomik yapısı bozulmuş, siyasi istikrarsızlık farklı toplum kesimleri arasındaki diyalogu kesintiye uğratmış ve silahların konuştuğu bir ortamda uzlaşma kültürü imkânsızlaşmıştır.  Rusya’nın sıcak denizlere inme, ABD’nin bölgedeki enerji kaynaklarını kontrol etme, Çin’in Kuşak Yol projesiyle hegemon güç olma ve İran’ın akıl dışı Şii fanatizmiyle bölgeyi terörize etme ideallerinin yarattığı rekabet ve meydan okumaya mukabil işgale direndiğini savunan temel aktörler, -Mücahitler, Taliban, yönetici elit- işgalci güçlerin birer taşeronu/sözcüsü olmaktan öteye gidememiştir. Dolayısıyla dünyaya hâkim olmak isteyen tüm emperyalist güçlerin yolu Afganistan’dan geçmiş olmakla beraber bu güçlerin tamamı hezimete uğramaktan kurtulamamış ve istediğini alamadan bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Jeopolitik konumuyla her dönem uluslararası kamuoyunun gündeminden düşmeyen Afganistan, uluslararası dengelerin inşasında, ittifakların şekillenmesinde ve dünya düzenlerinin oluşumunda domino etkisi yaratmıştır. Ne var ki komşu devletler olan İran ve Pakistan ülkenin etnik ve mezhepsel anlamda bölünmesinde ve kaos ve anarşinin günümüze kadar sürmesinde etkin rol oynamışlardır. Bu iki ülkenin Afganistan’da kurdurduğu siyasi partiler, mezhep temelli ideoloji ithal etmek ve bir etnik temelle özdeşlik kurmak suretiyle bu ülkeyi cehenneme çevirmişlerdir. Haddi zatında Afganistan’ın güçlü bir merkezi otoriteye dayalı bir devlet teşkil edememesinin nedenlerinden birisi işgal güçlerin varlığı ise, bir diğeri de İran ve Pakistan’ın Afganistan’ı bölme ve parçalama stratejisidir. Öyle ki ülkedeki Şii mezhebine mensup Hazaralar ve Sünni olmakla birlikte Farsça konuşan Tacikler İran’dan etkilenirken nüfusun büyük bir kısmını oluşturan Peştunlar Pakistan’ın tesiri altında kalarak etnik ayrışmanın derinleşmesine yol açmışlardır. Tüm bunların yanı sıra Afganistan’da işgalci güçlerin taşeronluğunu yapan ve zamanla birer savaş lordu/ağası haline dönüşen siyasi parti liderleri aile örgütlenmeleri oluşturmuşlar, sadece aile çıkarları için siyaset yapmışlar ve çıkarları zedelendiğinde merkezi otoriteye savaş açmaktan çekinmemişler ve böylelikle milli birliğin inşasına karşı en büyük muhalif odak haline dönüşmüşlerdir. Söz konusu demografik yapı, demokratik bir siyasi geleneği inşa kapasitesinden uzak, savaşı sıradanlaştıran/meşrulaştıran ve uzlaşma ve barışı berhava eden bir kültür yaratmıştır. Bu demografik yapının bir yansıması olarak halk desteğinden yoksun siyasi liderler, eylem ve söylemleriyle halkı birleştirmekten çok ayrıştırmaya hizmet etmişlerdir.

Tüm bu siyasi ve demografik şartlar altında ABD’nin 11 Eylül 2001 sonrası Afganistan işgalinin sebebi nedir? Hemen belirtelim ki söz konusu işgalin gerçek sebepleri ile resmi gerekçeleri arasında bir uçurum mevcuttur. Şöyle ki, SSCB’nin ideolojik ve ekonomik iflasını açıklayarak uluslararası sahneden çekilmesinin akabinde “ötekisiz” kalan NATO, 1993 yılında ilan ettiği Harmel Doktrini ile ana düşman olarak “İslami terörü” işaret etmiştir. Ancak ortada bir sorun vardır. Görünürde İslam varlığını sürdürmekle beraber İslam’la terörü birleştirmek ve İslami terörün mevcudiyetini ispat edecek delil bulmak mümkün değildir. Bu durumda İslami terörü icat etmek ve yaratmak da NATO’nun bir vazifesi haline gelecektir. Tam da bu esnada CIA’in 1995’te yayınladığı Küresel Eğilimler 2015 Raporu (Global Trends 2015) –herhangi bir müdahalede bulunulmadığı takdirde- yirmi yıl içinde dünyanın yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin yüzde seksen beşinin halkı Müslüman olan ülkelerin eline geçeceği ikazında bulunmaktadır. Bu nedenle İslami terörün varlığına dair tartışmaları bitirecek, ABD’nin küresel terörle sözde mücadelesine meşruiyet kazandıracak ve NATO’nun kolektif savunma doktrinini vaz eden 5. maddesini tatbik imkânı sağlayacak bir enstrüman olarak 11 Eylül 2001 saldırısı gerçekleşecek ve bu saldırı ABD tarafından adeta bir hayat öpücüğü gibi karşılanacaktı. Burada pek de bilinmeyen bir gerçeği paylaşmamız icap etmektedir. NATO’nun kolektif güvenlik ve savunmayı esas alan “birimize yapılan saldırı hepimize yapılan saldırıdır” ibaresi, tarihte ilk defa, 1921 yılı Mart ayında Moskova’da imzalanan Türkiye-Afganistan İttifak ve Dostluk Anlaşmasının üçüncü maddesinde yer almaktadır. Ne var ki bu gün bu prensip, iyi hesaplanmadığı takdirde, Türkiye ve Afganistan arasında onulmaz yaraların açılmasına yol açabilir.

Uluslararası bir koalisyon kurarak ve BM’nin de desteğini alarak 7 Ekim 2001’de Afganistan’ı işgal eden ABD’nin resmiyetteki amacı, El Kaide liderini ortadan kaldırmak, terör örgütü mensuplarını Afganistan dışına çıkarmak ve El-Kaide’ye yardım ve yataklık yapan Taliban rejimini devirerek Batılı değerlere saygılı ve ABD’nin emrinde bir Afgan hükümeti kurmaktı. Kuşkusuz ABD’nin bu beyanı kendi içinde çok ciddi çelişkiler barındırmaktaydı. Başından beri Pakistan’da yaşadığı bilinen Usame bin Ladin –Afganistan’dan çekilme tarihinin başlangıcı olarak belirtilen- 1 Mayıs 2011 tarihinde İslamabad’da öldürülmüştü. Amaç El-Kaide liderini öldürmek olsaydı Afganistan yerine Pakistan’a saldırılması gerekmez miydi? Öte yandan işgal döneminin başlangıcında oldukça zayıf bir aktör olan Taliban, gerçekten devrilmesi hedeflenseydi, kolayca bertaraf edilemez miydi? Daha da vahimi devrilmesi gereken bir terör rejimi olarak gördüğü ve 2001 yılında Bonn Konferansına dahi davet etmediği Taliban’la ABD, niçin 29 Şubat 2020’de Doha Barış Antlaşması’nı imzalayarak neredeyse tüm ülkeyi bu terör örgütüne teslim etti. Buna ilaveten ABD destekli olarak işbaşına getirilen Afgan hükümetleri niçin bir türlü muhatap alınan aktörler haline dönüştürülemiyordu? Bu sorulardan hareketle asıl soruya gelirsek, 4 trilyon dolar harcayarak, yüz binlerce masum Afganlıyı öldürerek 21 yıldır sürdürülen Amerikan işgalinin asıl hedefi neydi? Nitekim Beyaz Saray’da düzenlediği basın brifinginde Joe Biden, Afganistan’da tüm hedeflerine ulaştıklarını belirtirken aslında 2030’da ekonomik ve 2049’da askeri hegemon güç olması beklenen Çin’in yayılmasına -en azından Afganistan üzerinden- set çekildiğini, Afganistan ve Hindistan arasındaki kadim dostluktan istifade edilerek Pakistan’ın yalnızlaştırıldığını, Pakistan yerine ezeli düşmanı olan Hindistan’ın yeni bir müttefik olarak inşa edildiğini, Afganistan’da Arap nüfuzunun azaltıldığını ve –Arap Baharının da tesiriyle- İsrail’in bölgesel güç haline getirildiğini ve İsrail’in varlığını meşrulaştırmak için kullanışlı bir aparat konumundaki İran’ın bir Şia tiranlığına dönüştürüldüğü kastediyor olmalıydı.  

Hâlbuki çekilmeyi ilk defa telaffuz eden Obama yönetimi döneminde (2009) kabul edilen Af-Pak Projesi kapsamında Temizle-Tut-Devret (Clear-Hold-Transmit) yöntemiyle kontrol altına alınıp Afgan hükümeti içinde eritilmesi beklenen Taliban, 18 Haziran 2021 tarihinden itibaren –ABD’nin zımni desteğiyle Faryab, Belh, Bağlan, Tahar, Semengan vilayetleri başta olmak üzere-  Kabil ve çevresini ele geçirmekte ve yakın zamanda devleti tamamen gasp edecek bir pozisyon kazanmaktadır. Bu durum bize 1973-1975 yıllarında Nixon’ın Vietnam’da uyguladığı stratejiyi hatırlatmaktadır. Zira ABD bir yandan Taliban’ın ülkede yayılmasına ve daha da saldırganlaşmasına müsaade ederken öte yandan da savaş ağalarını silahlandırarak giderayak kanlı bir iç savaşı körüklemek istemektedir. 

Bu bağlamda, konunun -başından beri- yanlış bir zemin üzerinde tartışıldığını belirtmemiz gerekiyor. Burada tartışılması gereken, NATO ve ABD güçleri hızla bölgeden çekilirken Türkiye’nin Afganistan’da kalıp kalmayacağı meselesidir, yoksa asker gönderip göndermeyeceği değil. Zira Türkiye –daha önce de belirttiğimiz üzere-zaten yirmi yıldır bu coğrafyada varlığını sürdürüyor. Doğru soru, Türkiye’nin ne şekilde, hangi koşullarla ve neyi amaçlayarak kalma ya da çekilme kararı alacağı ve kalacaksa bugüne kadar eğitim ve lojistik destek amaçlı orada bulunan Türk askerinin çatışan unsurlarla karşı karşıya kaldığında –şimdiye kadar itinayla uzak kaldığı- muharip bir güce dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Bu durumda NATO misyonuyla kalacak olan Türk askeri “işgalci” konumuna düşecek midir? Küresel ve bölgesel mücadele alanı haline gelen, uyuşturucu trafiği ve insan kaçakçılığın merkezi haline dönüşmüş, iç savaş, sınır problemleri ve göç potansiyeliyle malul bir coğrafyada tek başına kalmanın risk ve tehditleri acaba yeterince hesaplanmış mıdır? Hem sahada çatışmaya girmekten kaçınarak Taliban’ın şiddetli karşı çıkışına rağmen hedeflenen misyon nasıl icra edilecektir? Haddi zatında Türkiye’nin bölgede icra edeceği misyon ve belirlediği siyasi hedef nedir, neyi başardığı zaman misyon tamamlanmış olacaktır ve en nihayetinde bölgeden bir çıkış stratejisi (exit strategy) mevcut mudur? En önemlisi, “imparatorluklar mezarlığı” olarak bilinen coğrafyada -Libya’da meşru hükümetin resmi daveti gibi- varlığımızı meşrulaştıran şartlar mevcut mudur? İngiltere, Rusya ve ABD için büyük bir hezimet sebebi ve dönüm noktası olan Afganistan, Türkiye için de benzer sonuçlar doğurabilir mi? Daha çık bir ifadeyle, Afganistan’ın ‘Türkiye’nin Vietnam’ı olma’ ihtimali mevcut mudur?  Türkiye’nin Afganistan’da kalmasının resmi gerekçesi Kabil havalimanının güvenliği meselesinden ibaretse, bu konu ABD’nin Taliban’la anlaşarak çözebileceği basit bir mevzu olamaz mıydı?  Son olarak Doğu Akdeniz’de, Ortadoğu’da ve Kafkaslarda Türkiye’yi boğmaya çalışan ABD, Türkiye’ye jeopolitik üstünlük kazandırabilecek bir misyonu ne oldu da böyle kabullenmek zorunda kaldı?

Haliyle bu sorular daha da çoğaltılabilir. Bu soruların arkasında yatan temel kaygılar ve varsayımlar şunlardır: ABD tamamen bırakmayı düşünmediği Afganistan’dan taktik bakımdan çekilerek şimdiye kadar işlediği suçların ve başarısızlığın faturasını Türkiye’ye çıkarmak istiyor olabilir. “Sonsuz Özgürlük Operasyonu” adıyla girdiği Afganistan’dan “sonsuz savaşı bitirmenin zamanı geldi” diyerek çekilirken, Blackwater gibi paralı askerlerini bölgede bırakarak ve savaş lortlarını silahlandırarak savaşı yerelleştirebilir ve Türkiye’nin başını belaya sokabilir. Bu durum içerideki dengeleri düzenleme ve kontrol etmede Türkiye’ye ciddi zorluk yaratabilir. Öte yandan Pakistan başbakanı İmran Han’ın “çekilme sonrası ABD’ye Pakistan topraklarında üs vermeyeceğini ve bu toprakları Afganistan aleyhine kullandırtmayacağını” söylemesi, şimdiye kadar Pakistan’ın Afganistan aleyhine ABD ile işbirliği yaptığının delili olarak anlaşılmaktadır. Eğer durum buysa, Türkiye’nin Pakistan ile birlikte hareket etmesi Afganistan’daki tüm etnik unsurlar tarafından büyük bir tepkiyle karşılanacaktır. Öte yandan Pakistan’ın Türkiye’nin yanında saf tutmaması halinde Taliban’ı dizginlemenin bir imkânı da kalmayacaktır. Ne var ki Pakistan şimdiye kadar Afganistan’ı zaafa uğratmaya çalışan bir komşu ülke olarak algılanmaktadır. Diğer taraftan bölgenin zengin kaynakları ve Kuşak Yol Projesi dikkate alındığında Çin’le Türkiye’nin karşıya karşıya gelmesi imkân dâhilindedir. İdlib ve Suriye geneli başta olmak üzere Rusya ile pek çok coğrafyada kurduğumuz ilişkiler, buradaki Türk varlığı nedeniyle ciddi bir sekteye uğrayabilir. Hepsinden öte yeniden şekillenecek olan Afgan devletiyle Türkiye’nin müstakbel ilişkileri şimdiden zehirlenme tehdidi altına girebilir. Nitekim Taliban sözcüsü -aba altından sopa göstermiş- Türkiye’yi ABD’nin pisliğini temizlemeye çalışan bir güç olarak algılamak istemediklerini beyan ederek Türkiye ile NATO ve ABD’den bağımsız ve özel ikili ilişkilere verdikleri önemi vurgulamıştır. Bu bağlamda göz ardı etmememiz gereken başka bir husus ise, ABD’nin Afganistan’ın güneyinde bulunan Belucistan’da bir Beluç devleti kurdurtma ve Kuşak Yol Projesine dâhil olan Gwadar Limanı’nı bertaraf ederek Çin’e had bildirme arayışıdır. Hatta Kürt ve Beluç sözde kardeşliği üzerinden bölge dengeleriyle Suriye’nin kuzeyinde kurulacak bir terör devleti arasında bağ kurulmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin bu fedakârlığına rağmen ABD durmamakta, terör devleti, FETÖ, PKK/PYD, S-400 ve F-35 gibi kronik sorunları çözmeye yanaşmadığı gibi “Türk Demokrasi Projesi” gibi saçmalıklarla Türkiye’de kaos ve anarşi çıkarmaya çalışmaktadır. Türkiye’nin Ortadoğu ve Kafkasya’daki her kazanımını kendisi için bir kayıp olarak gören İran ise, Afganistan’daki Şii demografya üzerindeki tesirini kaybetme endişesiyle Türkiye’nin istikrar sağlamaya yönelik girişimlerini baltalamak için elinden geleni yapacak ve İran devletinin elinde bulunan terörist kurum ve organları harekete geçirmekte hırslı ve aceleci davranacaktır.       

Ancak saydığımız ve daha da sayabileceğimiz risk ve tehditlere rağmen Afganistan’da kalmaya devam edecekse Türkiye şu ilkelere bağlı kalmalıdır.  Afganistan’ı tek bir ulusal kimlik ve ulus-devlet çatısı altında toplama hedefine ve ulusal bilincin canlanmasına hizmet edebilmek için sosyo-politik çalışmalar yapmalıdır.  Ülke içindeki tüm etnik, mezhepsel ve siyasi unsurlara eşit mesafede davranmalı ve tarafsız konumunu titizlikle muhafaza etmelidir.  Farklı toplum kategorileri arasında iletişimi sağlıklı bir mekanizma kurarak tesis etmelidir.  TRT başta olmak üzere TV ve radyo istasyonlarından faydalanarak yerel halktaki Türk ve Türkiye algısını sağlıklı bir zeminde tutmalı ve Türkiye aleyhine oluşturulabilecek algı operasyonlarını ve iletişim kazalarını engellemek için medya ve iletişim aygıtlarını verimli bir biçimde kullanmalıdır.  Afgan toplumunu daha iyi anlamak ve hassasiyetlerini hakkıyla gözetebilmek için Türkiye bulunan geniş Afgan diasporasından ve özellikle Türkiye’de eğitim alan Afgan gençlerden istifade etmelidir. Hepsinden önemlisi Afganistan’ın kuzey kısmındaki Türk dili konuşan toplulukları (Özbek, Kırgız, Türkmen) demografik kıyımdan ve yer değiştirme ve zorunlu göç gibi felaketlerden korumalı, diğer Orta Asya Türk devletlerini de bir şekilde sürece eklemleyerek Afganistan’ın yeniden inşasına zemin hazırlamalıdır. Unutulmamalıdır ki hiçbir jeopolitik kazanım Türk-Afgan kardeşliğinden ve Türk askerinin kanı ve canından daha değerli değildir.    

  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI