Bugun...
SON DAKİKA

Yeni dönemde Türkiye’nin Rusya ve AB ilişkileri

 Tarih: 17-07-2018 23:45:00  -   Güncelleme: 18-07-2018 00:07:00
Prof. Hüsamettin İnaç

Değişen uluslararası sistemde “tek kutuplu dünya düzeninin” sonuna gelindiğini ve artık “çok kutuplu dünya düzeni” ya da “iki kutuplu dünya düzenine” geçilmeye başlandığı açıkça anlatılmıştır. Daha önceden açıklandığı şekilde bu kutbun birisini Şanghay İşbirliği Örgütü oluştururken diğerini ise Avrupa Birliği oluşturmaktadır.  Türkiye de hem coğrafi olarak hem de politik açıdan iki kutup arasında bir köprü oluşturmaktadır. İşte böyle bir konjonktürde Türkiye’nin hem uluslararası politikasının hem kültürü ve kimliğinin hem de Türk halkının bu iki kutup arasında nasıl bir yol izlemesi gerektiğini alt başlıklar olarak ayrı ayrı inceledik.

Türkiye, tarihi çok geçmişe dayanan Türk ulusunun hem uluslararası arenada etkinliği hem de askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda en gelişmiş ülkesi olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca jeopolitik konumu, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri ile Dünya’nın önemli ülkeleri arasında yer almaktadır. Ekonomik açıdan G20’nin içerisinde yer almamız ve Türk Ordusu’nun Dünya’nın en büyük orduları arasında gösterilmesi bütün bunları kanıtlar nitelikteki bilgilerdir. Bütün bunlara ek olarak nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen, Laik Devlet İlkesi gereği yönetilen Türkiye, uyguladığı demokrasi anlayışı açısından da bulunduğu bölgede nadir bir devlet olarak yer almaktadır.

İşte bütün bu özellikleriyle Türkiye, bölgesel lider olma hedefinde çalışırken ayrıca Dünya politikasında da söz sahibi olabilecek gelişimi için çaba göstermektedir. Bu anlamda askeri alanda kendi savunma sanayisini oluşturmaya çalışan ülkemiz, ekonomik açısından da daha önce attığı adımları hızlandırarak devam etmektedir. Tarihi boyunca koalisyon hükümetlerin anlaşmazlıklarından ve yanlış politika uygulamasından dolayı birçok kez siyasi istikrarsızlık yaşayan ülkemiz, gelecekte bir daha bu tip sorunlar ile karşı karşıya gelmemek ve ülke gelişimini sekteye uğramasına engel olmak amacıyla Anayasa’da bazı değişiklikler yapmış ve bu değişikliklerin sonucunda yürütmede ki çift başlılığı ortadan kaldırırken yürütmenin elini güçlendirici “Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemine” geçişi sağlamıştır.  İç politikada bu düzenlemeleri sağlarken dış politikada ise hedefleri doğrultusunda ilerleyen Türkiye, hem bulunduğu bölge olan Ortadoğu’daki sorunlarla ilgilenirken hem de bölgesel ve küresel bir güç olmak amacıyla çalışmalarına devam etmektedir. Bu anlamda Ortadoğu politikalarına çok fazla değinmeden Avrupa Birliği ve Şanghay İşbirliği Örgütü olarak bu durumları değerlendirelim.

ŞİÖ ve AB arasında Türkiye

Kuruluşundan beri batı odaklı politika izleyen Türkiye, İkinci Dünya Savaşında fiili olarak savaşa girmemiş fakat savaş boyunca müttefik devletlere yakın denge politikası izlemiş savaşın son döneminde ise Birleşmiş Milletlerde yer alabilmek adına savaş ilan etmiş fakat askeri anlamda bir savaş geçirmemiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş Döneminde ise İkinci Dünya Savaşı sırasında uyguladığı politikalarla SSCB ile arası açılmış ve NATO’ya girmesiyle Soğuk Savaşta Batı kanadında yer aldığını açıkça göstermiştir. AB ile ilişkileri de bu dönemde başlayan ülkemiz, uluslararası arenada son yıllara kadar AB odaklı politikalar izlemeye başlamıştır. Başlangıcından bu yana çok uzun bir süre geçmesine rağmen AB’de istediği ilerlemeyi kaydedemeyen Türkiye, uluslararası düzende eksen kayması mesajları vermeye başlamış ve bu kaymayı Çin’in öncülüğünde kurulan ve başta Rusya olmak üzere SSCB’den ayrılan Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan tarafından kurulan daha sonra Özbekistan’ın dahil olmasıyla Şanghay İşbirliği Örgütü adını alan yapıyı işaret göstermiştir. Daha önceki konularda AB’den uzaklaşma nedenlerini ve ŞİÖ’yu öne sürmesinin nedenlerini incelenmesinden dolayı üstünde durulmadan ama ayrıca bilinmesi gereken nokta Türkiye’nin bu politikası tam manasıyla bir eksen kayması olmadığı sadece AB’ye giriş sürecinin hızlandırılması amacıyla yapılmış siyasi hamle olduğunu görmek gerekmektedir. Fakat bu siyasi hamle yapılış amacına ulaşmamış ve AB, Türkiye karşı tutumunu değiştirmemiştir. Hatta bazı AB üyesi ülkeler Türkiye iç politikasında ki gelişmeleri öne sürerek Türkiye’ye karşı tutumunu daha da sertleştirmiştir. İlk olarak sadece bir siyasi hamleden ibaret olan bu durum, hem siyasi hamlenin amacına ulaşmaması hem de AB’nin tavrının giderek sertleşmesinden dolayı ciddi anlamda düşünülmeye ve tartışılmaya başlanmıştır. Şanghay’a giriş açısından önünde resmi bir engel bulunmayan Türkiye’nin örtülü şartları yerine getirip böyle keskin bir uluslararası dönüş yapması ise şuan için yakın zamanda mümkün gözükmemektedir.

Türkiye’nin uluslararası arenada düştüğü bu ikilem ve çıkmazın çözümü ise geçici bir süre denge politikasını izlemeye devam etmesi gerekliliğini gözler önüne sermektedir. Çünkü kuruluşundan bu yana izlediği Batı odaklı politikadan biranda vazgeçemeyen Türkiye, AB yönünde ki politikalarında da hak ettiği ilerlemeyi sağlayamamaktadır. Fakat özellikle ekonomik ve askeri açıdan bir Avrupa ülkesi olan Türkiye, AB ile arasına koyacağı mesafeden oldukça olumsuz yönde ilerleyecektir. Nitekim TUİK 2016 verilerine göre Türkiye İhracat yaptığı ülkeler arasındaki sıralamada Almanya ve İngiltere ilk iki sırada yer alırken, ilk 20 sıralamasında Almanya ve İngiltere dâhil 10 ülke yer almaktadır. Diğer taraftan Şanghay üyesi ise sadece 19. Sırada Çin yer almaktadır.(TUİK 2016) Verilerin 2016 yılı verileri olması ve bu tarihte Rusya’yla yaşanan kriz dolayısıyla ihracatın geçici bir süre durmasından kaynaklı bu listede yer almadığı farkındalığında bile, Türkiye’nin ekonomik yönden AB bağımlılığı açıkça gözler önüne serilmektedir. Askeri anlamda da NATO üyeliği dolayısıyla NATO uyumlu silah ve teçhizatlar kullanan ülkemiz bu anlamda da AB ve ABD bağımlığı yaşamaktadır. Her ne kadar son yapılan S-400 füze alımı, ŞİÖ üyesi ülkelerle ticaretin geliştirilmesi çalışmaları başlamış olsa dahi henüz bu bağımlılığı aşmak için yeterli düzeyde değildir.

İşte burada geçici bir süre denge politikası izlemesi gerektiğini önerdiğimiz Türkiye, bu süreci çok iyi değerlendirmeli ve bu süre boyunca yıllardan beri süre gelen AB ve Batı bağımlılığından kurtulmalı, özellikle ekonomik ve askeri anlamda tam bağımsızlığı kazanabilme çabası içerisinde ilerlemelidir. Olası yapılabilecek uluslararası siyasi bir manevra, ancak bu alanlarda bağımsızlığın oluşmasıyla, en az zararla atlatılabileceği açıkça görünmektedir.

Vatandaş Ne Diyor?

Türkiye bugüne kadar uyguladığı uluslararası politikası gereği Batı yönlü bir eğilimde ve önceliğinde olmasına karşın vatandaşlar açısından durum daha da karmaşık bir yapı üzerine oturmuştur. Kökenini Osmanlı Devletinden alan Türkiye bulunduğu Anadolu coğrafyasına Selçuklu Devleti zamanında şu anda Avrasya diye adlandırılan bölge içerisinde yer alan topraklardan gelmiştir. Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin izlediği politikalar batı odaklı olsa da halk nezdinde bu durum tam manasıyla kabullenilebilmiş değildir. Halkının çoğunluğu Türk ve Müslüman olan ülkemizde, Batı odaklı politikaları çoğunlukla yönetim düzeyinde kalmış, tam manasıyla halka indirgenememiştir. Bunun nedeni hiç şüphesiz halkın geleneklerine bağlı yapısı ve Avrupa geleneklerinin Türkiye’ye uyum sağlayamamasından geçmektedir. Bu şekilde bir kimlik bunalımı içerisine giren Türkiye Batılı mı yoksa Doğulu mu olduğuna karar verememektedir. Ama bu durum, halkın istinasız tamamı için geçerli olmamaktadır. Halkın bir bölümü, özellikle ülkemizin batı kısmı, Batı yönlü politikalara uyum sağlar ve desteklerken, Ülkemizin doğusu ise bu politikaları desteklemekten ve uygulamaktan uzak bir görünüm sergilemektedir. Daha iç kesimler ise geleneklere bağlı kalmayı da, batı yönünde gelişip ilerlemeyi de istemekte ve daha dengeli bir görünüm sergilemektedir.

Fakat ülke genelinde ortak olarak AB sürecine bir tepki oluşmakta, AB’ye girme sürecinin bu kadar uzamasını dini sebeplere bağlı olduğu görüşü destek kazanmaktadır. Türkiye’nin AB yönünde ilerlemesi ve AB’ye girmesi ülke genelinde oldukça istenilen bir olayken, son zamanlarda AB’den uzaklaşma hamleleri ve başka yönelişler halk yönünden büyük destek görmeye başlamıştır. Özellikle Anayasa değişikliği referandumu sürecinde AB devletlerinin Türkiye’ye yönelik uyguladıkları sert tepkiler, siyasi kanatta bir birlik oluşmasını sağlamış, Avrupalı Devletlere karşı birlikte bir duruş gerçekleştirilmiştir. Bütün bu olaylar neticesinde de halkın AB’ye yönelik bakış açısı olumsuz görünümü artırmıştır.

ŞİÖ açısından ise halkın henüz tam manasıyla Şanghay hakkında bilgiye sahip olmadığı ve sadece siyasi tartışmalar aracılığıyla ismini duyduğu, Türkiye açısından çok yeni bir örgüttür. Fakat ŞİÖ içerisinde ki devletler özelinde değerlendirmeyle halkın Rusya’yı tarihi düşman olarak gördüğü ve Rusya’ya karşı bir güven sorunun olduğu açıkça gözükmektedir. Çin açısından ise çoğunlukla nötr olan Türk halkı, Rusya’nın bu olumsuz etkisini ŞİÖ üyesi diğer Türk Kökenli Devletlerle kırmaktadır. Nitekim Türk halkı soydaşları olarak gördüğü bu Türki Cumhuriyetlerin ŞİÖ içerisinde yer alması dolayısıyla ŞİÖ’ya bir empati beslemektedir. Son olarak ŞİÖ’ya Pakistan gibi Türkiye ile ilişkileri her zaman iyi olmuş Müslüman bir devletin katılması Türk halkı üzerindeki ŞİÖ’nün olumlu etkisini artırdığı söylenebilmektedir. Böylece Rusya’nın olumsuz etkisine rağmen ŞİÖ içerisinde hem Türk kökenli devletlerin yer alması hem de Müslüman devletlerin yer alması halk nezlinde ŞİÖ’yu bir adım öne taşımaktadır diyebiliriz.

Sadece siyasi ve kültürel anlamda incelediğimizde halk nezdinde AB’ye karşı bir yılgınlık ve ŞİÖ’ya karşı bir empati öne çıksa da, ekonomik yönden değerlendirildiğinde ise halkın büyük bir çoğunluğu AB tercihinde bulunmakta ve Türkiye’nin ekonomisin AB’ye bağımlı olduğunun farkındalığı içerisinde hareket edilmektedir. Şanghay’la işbirliği yapılması görüşünü destekleyenler dahi, AB ile bağların tam manasıyla koparılamayacağının, ŞİÖ’nun ekonomik açıdan AB’yi karşılayamıyacağı görüşünü savunmaktadırlar. Yani toparlayacak olursak her ne kadar AB süreci Türk halkı üzerinde bir yılgınlığa sebep olup insanları başka arayışlara yönlerdirse de, Türk Halkının büyük bir çoğunluğu şuan için AB politikasının devam etmesinden yana olduğunu söyleyebiliriz.     

 

  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI