Bugun...
SON DAKİKA

Dinleyelim, konuşalım, anlaşalım

 Tarih: 25-09-2018 12:52:00
Serra Yedikardeş

18 yıldır yayımlanmakta olan EKOMETRE için ancak üçüncü yazımı yazıyor olmama rağmen bu yayını her geçen gün daha iyi tanıyorum. Zaten sesini kitlelere duyurmuş olan EKOMETRE benim gibi genç ve heyecanlı kalemlerin de kendi sesini bulmasına öncü oluyor. Bununla birlikte, her geçen gün görüyorum ki, bir Ekonomi gazetesi olmasının yanında, EKOMETRE, içerik ve anlatımı ile her kitleden okuyucunun erişebildiği nitelikte bir yayın. EKOMETRE’nin yayınlarındaki olaylara olan sakin ve objektif tutumu farklı görüşlerden yazarlar barındırabiliyor olması ve geniş kitlelere seslenebiliyor olmasındaki en önde gelen etkenlerden. Ayrıca, okuyucusuna ve bünyesinde bulundurduğu çalışanlara verdiği emek ve değerle kendini ön plana çıkartmaktadır. Bununla birlikte, dijital ortamdan erişilebilir olması ve sosyal medyadaki aktif varlığı kendini yenileyen ve hem günümüze hem geleceğe hitap eden bir yayın olduğunun en büyük işaretidir.

 

 Bu anlamda, bir EKOMETRE okuyucusu ve yazarı olarak 18 yıldır kendini geliştirerek bu günlere gelen EKOMETRE’nin ileride de çizgisini koruyarak daha geniş kitlelere ulaşıp, doğru haberciliğin en iyi örneklerinden biri olarak kalacağına inanıyorum.

Toplumca birlik beraberlik adına büyük adımlar atılması gereken bir dönemdeyiz. Asıl çatışmanın içeride değil dışarıda olduğunu, bu yüzden iç çatışmalardan, mümkün olduğunca uzak durmamız gerektiğini toplumca anlamaya başlar gibiyiz.

Türkiye Cumhuriyet tarihi iç, dış etken ve süreçler sebebiyle birçok politik ekonomik ve toplumsal yıkıma sebep olan, babamın değişiyle kardeşin kardeşi vurduğu olaylara tanıklık etti. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ülkemizde gerçekleşen bu olaylar yıllar boyu farklı şekillere girerek tekrarlandı. Hala fikir ayrılıklarından doğan bölücü yıkımlar ülkemizdeki toplumsal yaşamı şekillendirmektedir. Bir nevi kendi tarihi ve yaşanmışlıklarından ders çıkartmamış olan toplumumuz kendini tekerrür etmektedir.

 Peki, fikir ve ideal farklılıklarından doğan bu anlaşmazlıklar neden uzlaşma yerine çatışma ile bitti?

Toplumumuzda yüzyıllardır kalıtsal olarak bir arada var olan birçok ırk, din ve mezheplerin düşün ve yaşam farklılıklarından doğan fikir ayrılıklarına katlanamamaktan mı?

Eğer öyleyse, kültürünün ve kuruluş temellerinin yapıtaşlarından birinin hoşgörü olduğu toplumumuzda bu tahammülsüzlüğü nasıl açıklarız?

Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcından hemen önceki döneme kadar, o zaman Osmanlı İmparatorluğuna ait olan topraklarda birçok ırk ve dinden insan, kendi ve çevrelerindekilerin kimliklerini yaşadıkları topraklara göre tanımladılar. Yani, o zamanlar imparatorluklar altında yaşayan bireyler kendilerini ırklarına dayanarak tanımlamaz, din ise herkesin özgürce yaşadığı bir inanış farklılığından başka bir şey olarak düşünülmezdi. Niyazi Berkes’in “Türk Düşününde Batı Sorunu” kitabında değindiği gibi Batı’da belirli ırkların üstünlüğü üzerine kurulmuş olan devletler, Osmanlı gibi imparatorlukların içinde barınan topluluk ve bireyleri kimliklerini ırklarıyla tanımlamaya itmiştir. Toplum arasında biz ve siz sorunsalı yaratarak bir arada yaşayan bireyleri birbirine yabancılaştırmıştır.

Fakat, Birinci Dünya Savaşı bitiminden daha sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde bulunduğu Anadolu toprakları için verilen mücadele, üstünlük sağlamaya çalışan bir ırk veya dinin değil, o topraklarda yaşamış ve özgürce yaşamak isteyen bireylerin oluşturduğu bir bütünün mücadelesiydi. Bu anlamda Kurtuluş Savaşı’nın doğası daha sonra kurulacak olan Türkiye’nin toplumsal yapısını temsil eder anlamdadır. Birçok dinden, ırktan, düşünden bireyin yaşadıkları toprakların egemenliği için verdiği direniş, dayanışma...

Eğer, sonuç olarak Türkiye’de Kurtuluş Savaş’ı sonrası evirilen toplumsal yapı herhangi bir ırkı diğerlerinden ne üstün ne de aşağı tutmuşsa özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde neden fikir ve yaşam tarzı farklılıkları tarihte ve günümüzde halen örneklerine tanıklık ettiğimiz çatışmalarla sonuçlandı?

Farklılıkların birliğini temel alarak kurulmuş bu toplumsal yapıda birçok politik fikrin toplumun belirli kesimleri tarafından içselleştirilmesi ve belli profilden bireylerle özleştirilmesi sonucunda fikir ve yaşam tarzı farklılıklarının toplumu bölücü nitelikte olmasına sebep olmuştur.

Politika dediğimiz idealist bir yaklaşım değildir. Genellemelerle yürüyen bir yapıdır. Yani politikada idealler değil uzlaşmalar vardır. Bu sadece Türkiye’de değil en büyük diktatörlük rejiminde de en demokratiğinde de bu şekildedir. Fakat, bu genellemeler halka indiği zaman tehlikeli bir hal alabilir. Bir toplum, ancak ülke politikasının fanatizminden bağımsızca, önce içinde bulunduğu toplum sonrada dünya topluluğuyla ilgili genellemelerden uzak kendi yargısına varabilmeli. Bu şekilde bireyler hem içinde bulunduğu toplumu hem de onu yöneten yönetimi şekillendirme gücü ve iradesine sahip olur.

Bir toplumdaki bireylerin pekâlâ politik gelişmelerden haberdar olup belli görüş ve ideallere sahip olması çok önemlidir. Fakat, idealler politik fanatizme dönmemeli, toplumumuzu ve onu oluşturan bireyleri belli siyasi fikirlere indirgememelidir.

Sayısız kültür ve geleneklerin oluşturduğu toplumsal yapımızda, kendimizinkinden farklı olan yaşam ve düşünce tarzlarına kulplar takmak, kendi siyasi görüşümüze karşı olanı dinleyip farklılıklardan öğrenmek yerine başka olana saldırmak toplumumuzu ancak kültür yoksunu basit klişelerden ibaret kılar.

Ancak, toplumca bireyleri ve onlarla gelen farklıkları kabul edip benimser hale gelirsek birtakım düşünler belirli siyasi fikirler içinde hapsolmaz ve toplumsal farklılıklar siyasi çatışmalara dönmez. Böylece, farklıklar yüzünden bölünen bir toplum olmaktansa, farklılıklarıyla büyüyen bir bütün olabiliriz.

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI