Bugun...

Doğu- Batı ve Milliyetçilik

 Tarih: 23-11-2018 19:11:00
Serra Yedikardeş

11 Kasım, Birinci Dünya Savaşı’nın Ateşkes gününde Fransa Başbakanı Emmanuel Macron, dünyayı milliyetçiliği reddetmeye ve dünya barışı için savaşmaya çağırdı. Milliyetçiliğin vatanseverliğe ihanet olduğunu belirten Macron, kendi çıkarlarımızı her şeyin önüne koyarak, bir milletin sahip olması gereken en kıymetli kavram olan ahlaki değerlerimizi göz ardı ettiğimizi belirtti.    

Milyonların sefalet ve ölümüne yol açan iki dünya savaşından sonra, batı dünyası uzun yıllar iç ve dış politikalarının temelini oluşturan milliyetçiliği bu savaşlara yol açmakla sorumlu tuttu. Böylece, Avrupa’da milliyetçilik neredeyse bir suç olarak algılanmaya başlandı. Herhangi başka bir dünya savaşının önüne geçmek için Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyaya ilk olarak Milletler Cemiyeti yoluyla tanıttığı liberal enternasyonalizm kavramı Batı’da milliyetçiliğin yerini aldı. Bir diğer deyişle, Avrupa’ya milliyetçiliğin getirdiği dışlayıcı milletin kendi üstünlüğünü baz alan iç ve dış politikalar, ülkelerarası milli ve ekonomik engellerin kaldırılmasını destekleyen barışçıl bir politika ile takas edildi.

Hala uluslararası politika ve ekonominin temelini oluşturan bu sistem, ancak her egemen millet liberal enternasyonalizmi sürdürürse tam anlamıyla amacına ulaşır. Bu yüzden İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden başlamak üzere günümüze kadar batı devletleri, dünyanın geri kalanını milliyetçilikten uzak tutmaya çabalamış, onları milli duyguları bir kenara bırakmaya yönlendirmiş, bazen de ekonomik ve politik yollarla manipüle etmişlerdir.

Fakat, bu milliyetçilikten uzaklaştırma çabasında göz ardı edilen gerçek, her ülkenin milliyetçiliğinin aynı şeyi ifade etmediği, aynı işlevde olmadığıdır.

Dünya Savaşları’ndan önce uzun yıllar boyu Avrupa Milliyetçiliği ırki üstünlük üstüne dayandırılmıştır. Yani, devletler o ülkeyi oluşturan belli bir ırkın insanlarının dünya üstünde geri kalan insanlardan daha vasıflı, değerli ve üstün olduğunu varsayarak iç ve dış politikalarını sürdürmüş. Bu tutum, sadece dünya savaşlarına sebep olmamış aynı zamanda birçok Afrika ve Orta Doğu ülkesinin batı devletlerinin sömürgesi altına girmesini meşrulaştırmıştır.

Fakat, kafalarımızı Türkiye ve doğusuna çevirecek olursak milliyetçilik kavramının bambaşka bir anlam ve işlev ifade ettiğini kabul etmemek, içinde yaşadığımız coğrafyanın tarih ve gerçeklerini reddetmekten başka bir anlam ifade etmez.

Öncelikle, milliyetçiliğin Avrupa düşününde doğmuş ve dünya toplumları üstüne dayatılmış bir kavram olduğunu hatırlamalıyız. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce zaten ulus devletlerden oluşan Avrupa, imparatorluklar altında yaşayan toplumları kendilerini bağımsız ulus devletler altında tanımlamaya teşvik etti. Tabi ki bu milliyetçilik akımının altında yatan amaç Woodrow Wilson’ın tam bağımsız uluslar yoluyla gerçekleşecek dünya barışını sağlamak değil, tam tersine çöken imparatorluklar altında yaşayan toplumlara kimliklerini dikte ederek onları Batı’nın yarattığı ve yönettiği bir oyunun içine almaktı. Kısacası, zamanının akademi, politika ve ekonomisine hükmeden batı dünyası doğusunda var olmayan bir sistemi, dünya barışı bahanesiyle dünyaya dayattı.

Sonuç olarak, çeşitli değer ve kimliklere sahip toplum ve bireyler, birbirlerinin ve Avrupa’nınkinden bambaşka motif ve anlatıları baz alarak ulus devlet adı verdiğimiz bağımsız birimleri oluşturdular. Böylece milliyetçilik kavramı her bir kurulan devlette farklı anlamlar ifade etti.

Bizi en çok ilgilendiren Türkiye için ise, milliyetçilik, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, sınırları içinde bulunan toprak ve milletlerin bağımsızlığı ve bunu destekleyen ilke ve değerler anlamını aldı.

Milli marşımızın adı İstiklal yani Bağımsızlık Marşı. Türk insanının ve milletinin dünya üstünde yaşayan diğer canlardan üstünlüğünü değil bağımsızlığını anlatır niteliktedir.

Peki milliyetçiliğin bu anlamı Macron’un önünde engel gördüğü liberal enternasyonelizme tehlike arz ediyor mu?

Ya da hem tam bağımsız hem de liberal enternasyonelist olunur mu?

Tabii ki de yüzyılımızın uluslararası sistemi olan globalizasyon ve liberal ekonomi gereğince, birçok ekonomik politik ve diplomatik iş birliğine girmek ve uluslararası meselelerin en barışçıl yolla çözülmesi için masaya oturmak özveri ve uzlaşma gerektiriyor. Fakat, bağımsızlıktan ödün vermeden ve dünya barışını tehdit etmeden masadan kalkabilmek kendi bağımsız kimlik değer ve sistemlerine sahip olmayı gerektiriyor.

Yani, bağımsızlık ancak, tarih ve kültürünü tam anlamıyla bilen bir millet, üretiminden siyasi sistemine kadar dış dayatmalardan bağımsızca hareket edebilen bir yapı ile mümkün olur.

Sonuç olarak ,milliyetçiliğin kendi için ne anlama geldiğini farkında olan bir Türkiye ne dünya barışına ne de geçtiğimiz son iki yüzyıl boyunca uluslararası politikanın kurallarını koyan batı devletleri Türkiye’nin bağımsızlığına tehdit olur.

 

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR