kocaeli escort izmit escort escort izmit istanbul escort

Bahis analiz

Vdcasino

betpas mariobet 1xbet

relaxbahis relaxbahis relaxbahis relaxbahis

betgram betgram

Bugun...
SON DAKİKA

Kaçak

 Tarih: 09-12-2020 21:39:00  -   Güncelleme: 09-12-2020 21:43:00
Özkan İrman

Acemi birliği bittikten sonra denizaltındaki görevi başlayacaktı. Mudanya’da son kez baktı evlere, zeytin ağaçlarına, gökyüzündeki bulutlara, martılara...

Çok gençti ve hayatının son günlerini yaşıyordu. Bunu kesin kez biliyor, ölümü iliklerine kadar hissediyordu. Bu siyah demirden tabuta binecek, merdivenlerinden bir hummanın içine inecek, kapısı kapandığında da artık geriye dönüşü olmayacaktı.

Daha önce bu tabuta girmeyi reddedip kaçmış fakat inzibatlara enselenmişti. Geminin güvertesine inzibatlarla birlikte çıktığında, yüzü bembeyaz olmuş, kanı çekilmişti adeta. Ayağını demirden tabutun içine tam sokmuştu ki parmaklarının yandığını hissetti. İnzibatlar kaçağı teslim edip görevlerini sonlandırmak için solunda ve sağında bekliyorlardı. İstemediği bu görevi niye yapıyordu ki? İnsan bile bile ölüme nasıl giderdi?

Ufak tefek fakat çevik bir gençti. Birden ayağını geriye çekip, inzibatların karınlarına birer dirsek attı ve iki sert adımla güverteden iskeleye doğru bir yay gibi fırlattı kendini. Zemine düştüğünde “çatırt” diye bir ses duyuldu. Sağ ayağı iki kaldırım taşı arasına girmiş, bedeni sağa doğru savrulmuş ve ayağı tam bileğinden çatırdayarak kırılmıştı. Bacakla ayağı birbirine bağlayan eklem dışarıya çıkmış bembeyaz parlıyordu. Ardından tendon bağları da sert bir sesle lastik gibi gerilip koptu. Şimdi genç bir bahriyeli askerin, bir asker kaçağının acı dolu feryadı yankılanıyordu, Mudanya sahilindeki ahşap evlerin pencerelerinde...

Çekirge’deki askeri hastaneye kaldırılmış ve bir dizi ameliyattan geçmişti. Ayak bir türlü yerine yerleştirilemiyor, defalarca kırılıp yeniden yapılıyordu. Askeri doktorlar bu itibarsız, vatan haini adamın ayağını oynatsın diye çok uğraşmışlardı ama olmamıştı. Son ameliyattan sonra da pes etmişlerdi. Birbiri üzerine kaynayan ve çalışmayan eklemler bir yumru yapmıştı. Sağ ayak şimdi hem oynamıyor hem de içe doğru basıyordu.

Artık askerlik yapamazdı; çünkü o bir engelliydi. Yapamazdı yapmasına da devlet bir asker kaçağını da cezasız bırakamazdı. Herkes aynı şeyi yaparsa bu vatanı kim koruyacaktı? Ve onu askeri cezaevine attılar. Üstelik de askerlik süresinden çok daha uzun bir süre cezaevinde kaldı. Ama yatarak değil, kazma kürek elinde, çalışarak.

Nihayet cezası bittiğinde, sağlam ayrıldığı mahallesine, evine aksayarak dönüyordu. Olayı bilmeyen kalmamıştı. Duymayan da “Ne oldu bu çocuğun bacağına?” diye soruyor işin aslını öğreniyordu. Bu berbat nişanı ölünceye kadar taşıyacaktı.

*

Otuz iki yaşına kadar evlenmeye hiç yeltenmedi. Hem istese ne olacaktı ki? Asker kaçağı bir topala kim kız verirdi?

Sağda solda mendil, çorap, kravat sattı; kahve kahve gezip işportacılık yaptı yıllarca. Sonra bir gün,  arkadaşı sayesinde bir dokuma fabrikasında işe başladı. Ustabaşısı uzun boylu, karakaşlı, karagözlü;  gösterişli, sert mizaçlı ve iş düşkünü bir kadındı. Başından çok talihsiz bir evlilik geçmiş; askerdeki yavuklusunu beklerken üst komşunun oğluna zorla verilmiş; üç çocuğuyla dul kalmış bir kadersizdi.

Henüz işe başlayalı iki hafta olmuştu ki bir iş çıkışı, “Ben onu seviyorum,” dedi onu işe aldıran arkadaşına.

“Kimi?”

“Ustabaşını.”

“Oğlum sen delirdin mi? İki ağabeyi, bir erkek kardeşi olan, bir evin bir kızı o. Gönül eğlendirmek istiyorsan zaten unut. Haaa evlenirim diyorsan, sen çıldırdın mı kardeşim! Bekâr adam üç çocuklu dul bir kadını alır mı?”

Haber ustabaşının kulağına gelince, belli etmedi ama çok sevindi. Kocası onu gençliğinin en güzel zamanında almış, ardı ardına üç çocuğu olduktan sonra da başka bir kadınla kaçıp gitmişti. Yıllarca süren boşanma davaları, çocuk esirgeme kurumuna verilen çocuklar, gece vardiyaları ve gizlice geçip gitmeye yüz tutmuş bir gençlik... Artık yirmi dokuzunu bitirmiş otuz yaşına girmişti. Hayatı böyle mi geçecekti? Biri onu sevse, isteseydi, çocuklu bile olsa varırdı. Çocuklarını yuvadan alır, bir eve yerleşir; diğer çocukları da kendi evladı gibi bağrına basar, büyütürdü. Bunun hayalini kurarken hiç evlenmemiş bir bekâr adam mı onu beğenmişti? Düşünceler, sorular birbirini kovalıyordu. Fena çocuk da değildi. Güleç yüzlüydü. Hep sıfır tıraş olan, dalgalı saçlı, şık giyinen biriydi. Otuz iki yaşında mıydı? Demek yaşı da ona denkti. Peki, evlenir miydi? Yoksa niyeti başka mıydı?

İşçiler arasında da dedikodular almış başını yürümüştü. Ustabaşı ve yeni işçi arasında bir şeyler vardı ama ne? Söylentiler ustabaşının kulağına geldiğinde yine göz hapsindeydi. Elinde bir masura olduğu halde kendisine doğru bakarak gevşek gevşek gülen, hakkında dedikodu çıkmasını sağlayan bu bal renkli, kırmızı dudaklı adam çizmeyi çoktan aşmıştı. Dokuma tezgâhlarının arasından zigzag çizerek hızla geçti ve işçisinin beyaz gömleğinin yakasına iki eliyle yapıştı. Vahşi bir kedi gibi tıslayarak, “Bana bak! Peşimi bırak. Nereye baksam seni görüyorum, sürekli beni takip ediyorsun. Adımı çıkarırsan sonucuna katlanırsın,” dedi.

Genç işçi yüzündeki gülümsemeyi hiç bozmadan, “Ya peşini bırakmazsam?” diye sordu.

“O zaman benim bir evim, annem, babam ve kardeşlerim var. Gelir istersin”.

Her şey yıldırım hızıyla gelişmişti. Kız evinin kapısı çalındığında, damat adayının yanında hiç kimsesi yoktu. Ustabaşının babası uzun boylu iri kıyım bir adamdı. Bu yüzden ona Koca Osman derlerdi. Mübadelede Selanik’ten ailesini alarak Bursa’ya göçmüş, son parasıyla da bu evi yapmıştı.

Damat adayı hal hatır faslından sonra söze girdi. Zengin bir ailenin çocuğu olduğunu, yedi yaşındayken babasının öldüğünü, annesinin kalan serveti yönetemeyerek Darülaceze’de öldüğünü ve kötü askerlik tecrübesini anlattı. “Kimim kimsem yok,” dedi. Ayağa kalkıp odanın ortasında dönerek, “İşte ben buyum,” diye ekledi. Ustabaşı gülmemek için kendini zor tutuyordu. Herkes şaşkın şaşkın bakarken, o sözünü “Efendim kızınıza talibim. Bir ev tutarız, geçinir gideriz,” diyerek bitirdi.

Koca Osman ciddi bir adamdı. Hiç gülümsemeden, “Benim kızımın durumu ortada. Ona sormadan bir kez everdik. Şimdi o istemeden ben bir şey diyemem. Üç çocuğu var. Sen bunu bilmeden buraya gelmiş olamazsın. Yarın öbür gün bunu kafasına kakacaksan, yol yakınken bu evi terk et!” dedi.

Damat adayı asla öyle bir şey olmaz dercesine ve sevinçle, kulağına sinek konmuş bir buzağı gibi kafasını iki yana defalarca salladı. Bu iş olmuştu.

*

 Kendimi bildim bileli işten gelip yemeğini yiyen babama masaj yapmışımdır. Bu benim asli görevimdi. İşe yaradığını bilmek ne güzel şeydi. Hele bir de bu işin sonucunda harçlık varsa. Yüzüstü sedire uzanmış babamın sırtına biner, masaj yapmaya omuzlarından başlardım. O da beni , “Hah! İşte bak orası,” der yüreklendirir hem de yönlendirirdi. Sırttan bele, belden bacaklara ve nihayet ayaklara. Özellikle sağ ayak bileğine geldim mi, “Hah, işte orası!” demesine gerek yoktu, zaten orası olduğu belliydi. Sağ ayak içindeki mavi mavi damarların yumak olduğu, yumruğum büyüklüğündeki yumruyu dakikalarca özel olarak yağlayıp, ovardım. O bilek düzdü, hiç oynamazdı. Sayısız kez sordum:

“Ne oldu ayağına baba?”

Sorum hep yanıtsızdı. Bir kez, “Kırıldı,” dedi. Ama ben nedense “Nasıl kırıldı?” diye soramadım. Bir kez daha sorduğumda ise çok kötü terslendim. Hatta dayaktan zor kurtuldum.

Yıllar sonra bir gün yine soracağım tuttu. Artık kendimce büyüktüm ve bir masör gibi tecrübeliydim. Her zaman yaptığım gibi sağ ayağını dizden yukarı büküp yumruyu avucumun içine aldım. Önce yumuşak, sonra sertçe ovmaya başladım. Tam bu haldeyken, “Baba bu...” demiştim ki sözü ağzıma tıkayıverdi. “Tamam, sen önce işini bitir hele,” dedi.

Sorumun ne olduğunu nasıl anlamıştı ki? Acaba beni bunu bahane edip yine dövecek miydi? Kayışla mı, oklavayla mı, tokatla mı? Yüreğimi korkudan büyük bir isyan kaplamıştı. Eğer beni tekrar dövmeye kalkarsa ve bundan ötürü olacaksa, kaçacaktım. Evet, kaçacak ve bir daha da bu eve gelmeyecektim. Masajı uzattıkça uzattım. O anla yüzleşmek istemiyordum. Birden babamın masajı bitiren sesini duydum. O ses yumuşaktı ve şefkat doluydu.

“Bizim fotoğraf albümünü al gel, ama önce ellerini yıka.”

Ellerimi yıkayıp, tahta merdivenleri gıcırdata gıcırdata koşarak üst odaya çıktım. Her zamanki, etajerin çekmecesindeki yerinden albümü aldım alt odaya, babamın yanına geldim. Babam sedirde bana yer açtı. Yanına oturmamı söyledi. Albümün ilk kapağını açtı ve büyük bir vesikalık fotoğrafı gösterdi. Kalın dudağında sigara olan bahriyeli bir asker fotoğrafı. Ben o askeri tanıyordum. O benim ölen Kadri amcamdı. Askerdeyken öldüğünü bildiğim için o bir kahramandı gözümde.

Babam fotoğrafın üzerine işaret parmağını koydu. Sever gibi gezdirerek konuşmaya başladı.

“Biliyorsun bu benim ağabeyim Kadri. Senin de büyük amcan. Denizaltı gemisinde askerlik yapıyordu. Orada verem mikrobu kaptı. O ortam kapalı ve çok nemli olduğu için gemide askerlik yapanların çoğu bu illete yakalanırdı. Çoğu ölür, sağ kalansa ciğerinde koca bir yarayla yaşardı. Tabii ona yaşamak denirse. Ben ağabeyime özenip bahriyeli olmak isterdim, oldum da. O öldükten birkaç ay sonra benim askerliğim de aynı denizaltına çıktı. O gemide görev yapanlardan mahallemize gelen bu ikinci tabuttu. Şimdi benimle üçüncü olacaktı. Ağabeyimin öksürükleri, kan kusmaları gözümün önünden gitmiyordu. İki kez askerden kaçtım. İkinci kaçışımda ayağım iskeledeki iki kaldırım taşı arasında kaldı ve kırıldı.

Askerden kaçmadım aslında, bile bile gidilen ölümden kaçtım! Cephede savaşsaydık korkmazdım, asla kaçmazdım. Orada bile bir tedbir var. Siper var, çelik miğfer var, taktik var. Ve dahası vatanı koruma görevi var. Sonraları karantinalar başladı. O gemi temizletilip karantinaya alındı. Her mahalleye verem savaş çadırları kuruldu. Dispanserler açıldı. Aşı bulunduktan sonra da bu dert ortadan kalktı. Sen de oldun o aşıyı biliyorsun. Ama asker kaçağı yaftası boynumuza asılı kaldı bir kere. Utandık durduk. Ölünceye kadar da utanıp duracağız.”

    **

Değerli dostlar, yukarıdaki konuşma hiç olmadı. Keşke olsaydı. “Baba bu...” dedikten sonra “Özkaaaan!” diye bağırmış, sorunun kalanını sormamı engellemişti. Daha sonraki günlerde, aylarda, yıllarda ben “o” ayağını ovarken hep dişlerini gıcırdatırdı. Bütün olanları sağdan soldan, eşten dosttan, annemden, amcamdan öğrenmiştim. Babam da soru sormayı bıraktım bırakalı sanıyorum bildiğimi biliyordu. O yüzden en büyük oğlundan yani benden utanıyordu.

Keşke yedek subay olduğumu, üniforma içindeki halimi bir kez görseydi de öyle ölseydi. Pusularda geçen askerlik yıllarımda hiç aklımdan çıkaramadım, o bilinçle sanki onun için de askerlik yaptım.

*

Bugünlerde vereme benzer bir illetle uğraşıyoruz. Yazı iyi - kötü geçirdik. Ama bu gelen dalga tam bir kıran...  

Birçok yakınımızı, tanıdığımızı Covid yüzünden kaybettik. Bazı insanlar da nedendir bilinmez salgına yakalandığını gizliyorlar. Tedbirsiz davrandı demesinler diye mi acaba?

Zor günler... Ucuz mertlik yapılacak bir şey değil. Bu hastalıktan kaçmak lazım! Kaçamazsak tedbir alıp saklanmalıyız. Sosyal varlıklarız; zaman zaman bunu yapmakta zorlanıyoruz ama mecburuz.

Bir an önce sert tedbirlerle bu işi halledemezsek bu hastalıktan değil ama işsizlikten, ekonomik buhrandan öleceğiz.

Şimdi “kaçak” yaşamak zamanı...

Güzel günler görmek ve o günlerde görüşmek üzere.

“Anacığım ve babacığım, nurlar içinde yatın”

 

  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI