marketingfutbol.club bonus veren siteler bahis siteleri
Bugun...

Yeni bir stratejik inşa olarak Türk Devletleri Teşkilatı’nın uluslararası sisteme yansımaları

 Tarih: 17-12-2021 17:43:00
Prof. Hüsamettin İnaç

12 Kasım 2021 tarihinde İstanbul’da toplanan Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin adını Türk Devletleri Teşkilatına dönüştürmesi, bünyesinde çok büyük çağrışımlar barındıran ve Orta Asya coğrafyasını radikal bir biçimde dönüştürecek stratejik bir hamledir. Öyle ki 1989 Berlin Duvarının yıkılması, 1990 Doğu Avrupa’da sosyalizme karşı halk hareketlerinin başlaması ve nihayet 1991 yılında Moskova’da komünist partinin parçalanması neticesinde SSCB’nin ideolojik ve ekonomik iflasını açıklamak suretiyle uluslararası sahneden çekilmesiyle mukayese edilebilecek bir değişim ve dönüşümden bahsetmekteyiz. Zira Türk dili konuşan halklar tabirinin yerini Türk devletleri kavramına bırakması çok büyük bir zihniyet dönüşümüne işaret etmekte ve konseyin teşkilat halinde gelmesi ilişkilerin derinleşeceğinin ve kurumsallaşacağının müjdesini vermektedir. Kuşkusuz bu tarihi duruşun ve kararlılığın arkasında 44 günlük savaş sonucunda erişilen ve Türk devletlerinin işbirliğinin somut bir ürünü olan Karabağ Zaferinin inkar edilemez tesiri bulunmaktadır.

 

Türk devletleri arasında kapsamlı işbirliğini teşvik etmek amacıyla 3 Ekim 2009 tarihinde imzalanan Nahçıvan Anlaşmasıyla Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan’ın kurucu üye olarak içinde yer aldıkları Türk Konseyi olarak adlandırılan örgüt, 2018’de Türk Keneşi adını aldı. Ekim 2019’da Bakü’de tertip edilen Zirve’de Özbekistan Konsey’e tam üye sıfatıyla katıldı. Teşkilatın gözlemci sıfatını taşıyan üyeleri olarak Macaristan Eylül 2018’de, Türkmenistan ise Kasım 2021’de örgüte dahil oldu. Tarafsızlık siyasetini benimseyen Türkmenistan’ın gözlemci olarak da olsa Teşkilat bünyesinde yer almasına büyük ehemmiyet atfedilmekte ve bu ülkenin çok kısa süre zarfında tam üye olması beklenilmektedir. Bu arada Mayıs 2021’de Afganistan, Türk Keneşi’ne resmi olarak gözlemci statüsü başvurusunda bulunmuştur. Nahçıvan Anlaşması (2009) ve İstanbul Bildirisi (2010), teşkilatın temel belgeleri olarak kabul edilmiştir. Birleşmiş Milletler Anlaşması’nın amaç ve ilkeleriyle birlikte uluslararası hukukun evrensel umdelerini benimseyen Teşkilat, rengini Kazakistan bayrağından, ortasındaki güneşi Kırgızistan bayrağından, hilali Türk bayrağından, sekiz köşeli yıldızı Azerbaycan bayrağından alan bir bayrağa sahiptir. Son haliyle Teşkilat, üç yüz milyon nüfusa, beş milyon metrekarelik bir alana ve iki trilyon dolarlık bir ekonomiye sahip bir Türk dünyasını temsil etmektedir.

 

Yeni bir stratejik inşa olarak tanımladığımız Türk Devletler Teşkilatı nasıl bir jeopolitik zemin üzerinde şekillenmektedir? Öncelikle bu stratejik adımın atıldığı esnada ABD’nin Asya’daki varlığının oldukça zayıfladığına şahit olmaktayız. Öncelikle Asya’ya giriş koridorunda en önemli müttefiki olarak görülen Türkiye’yi kaybeden Amerika, İran ve Pakistan’ı en büyük rakibi olan Çin’e kaptırmış görünmektedir. Afganistan’dan ani bir tahliye operasyonuyla çıkan ABD, Kırgızistan ve Tacikistan’da kurmak istediği üsler reddedilince Hindistan’ın desteğine muhtaç hale geldi. Ne var ki Hindistan üzerinden Baharat Yolu üzerinde hakimiyet kurmak isteyen ABD, Hindistan’ı geleneksel dış politika yönelimi olan bağlantısızlık siyasetinden henüz koparamadığı gibi bu ülkenin Rusya ile geliştirdiği özel ilişkilere de mani olamamaktadır. Tüm bu gelişmeler ABD’nin Asya’daki nüfuzunun gittikçe azalmasına sebebiyet vermektedir.

 

Bölge jeopolitiğinde belirleyici olan unsur, Rusya-Çin rekabeti olarak tezahür etmektedir. Bu bağlamda tedricen bir Asya Birleşmiş Milletleri haline dönüşecek olan ve Hindistan, Rusya, Çin ve Pakistan’ı bünyesinde barındıran Şangay Örgütü bu iki ülkeyi aynı çatı altında birleştirirken, Rusya bu yapıyı Çin’in kendini yutacağı riskli bir işbirliği platformu olarak görmeye devam ediyor. Nitekim bu endişe Doğu Asya ile Avrasya arasında gittikçe artan bir tansiyon yaratacak olan iki farklı oluşumla anlam kazanıyor.  Bu oluşumlardan birincisini Çin’in doğrudan altmış beş ülkeyi ilgilendiren Kuşak-Yol Projesi şekillendirirken bir diğerini ise üyelerinin arasında Ermenistan, Belarus, Kazakistan, Tacikistan ve Kırgızistan’ın yer aldığı ve Rusya tarafından kurulan Avrasya Ekonomik Birliği ve Kolektif Güvenlik Anlaşması teşkil etmektedir. NATO’nun 2030 Raporunda önümüzdeki on yıl içerisinde dünyanın ekonomik hegemon gücü olacağı belirtilen Çin’e karşı Rusya’nın geliştirdiği ihtiyatlı politikaların söz konusu işbirliğinin sınırlarını tespit edeceği unutulmamalıdır. Ayrıca bu örgütlere de üye olan Türk devletlerinin tercih anı geldiğinde kendilerine nasıl bir istikamet çizecekleri, bu örgütlerin geleceğini şekillendirecektir. İnşa edilmekte olan dünya düzeninde -yukarıda saydığımız örgütsel yapılanmaların- ilişkilerde ortak bir keşişim noktaları bulmaları ve böylelikle bir Asya Barışı’nı tesis edebilmeleri şu aşamada pek de mümkün görünmemektedir. Tam da bu noktada Karabağ Zaferinin hemen akabinde Türkiye’nin teklif ettiği altılı ya da üç artı üç olarak tanımlanan örgütün hayata geçirilmesi oldukça büyük bir ehemmiyet arz etmektedir.

 

Kuşkusuz bir genel sekreteryaya sahip olan, önce ekonomik ve daha sonra siyasi bir entegrasyon hedefine odaklanan, stratejik anlamda genişleme perspektifini benimseyen ve devasa bir coğrafi alana hükmeden Türk Devletleri Teşkilatı’nın uluslararası sisteme ve uluslararası aktörlere tesiri olacaktır.  Öncelikle Yakın Çevre Doktrini bağlamında Orta Asya’yı arka bahçesi olarak gören Rusya, bir yandan Türk devletleri üzerinde nüfuzunu kaybetme korkusu yaşarken diğer yandan jeopolitik mecburiyetlerden dolayı bu kabil bir organizasyonun varlığını ihtiyatlı bir iyimserlikle karşılamaktadır. Zira yeni bir dünya düzenin inşası aşamasında ABD-Çin rekabetinin Orta Asya üzerinde sıcak bir çatışmaya dönüşebileceği öngörüsüne sahip olan Rusya, muhtemel bir Kafkas Baharına mukabil bu coğrafyanın monolitik/yekpare bir bütün olarak korunmasını öncelikli bir strateji olarak benimsemektedir. Gene realist bir perspektiften bakıldığında bu bütünlüğü sağlayabilecek yegane aktörün Türkiye olduğu Rusya tarafından da görülmektedir.

Bu bakımdan Ermenistan-Azerbaycan savaşının akabinde Güney Kafkasya’da Türkiye’nin mevcudiyetini bir realite olarak kabullenen Rusya, pek çok alanda işbirliği içinde olduğu Türkiye’nin nüfuzunu ABD hegemonyasına tercih etmektedir. Haddi zatında insan sermayesini hızla nitelikli hale getiren, ekonomik anlamda güçlenen ve küresel siyasetin yeni dengeleri içerisinde kendine özgün bir yer bulabilen Türk devletlerinin daha fazla Rus nüfuzu altında tutulması mümkün görünmemektedir. Ukrayna ve Karadeniz’e sınırı olan NATO ülkeleri tarafından kuşatılmaya çalışılan, Kırım’ı ilhakı üzerinden sıkıştırılan ve ABD üssü haline dönüşen garnizon bir devlet olan Yunanistan tarafından tehdit edilen Rusya, daha farklı problemlerle uğraşmak mecburiyetindedir. Bu bağlamda Türkiye’nin Ukrayna’ya İHA ve SİHA desteğinde bulunmasına Suriye’de koşulsuz destek verdiği Esed rejimini İran’ın terör örgütü Haşdi Şabi ve PKK/YPG ile uzlaştırarak cevap veren Rusya, Libya ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin takınacağı tutuma göre farklı tepkiler geliştirebilecektir.    

 

Çin ise ABD’nin tahliye ettiği Afganistan coğrafyasında daha etkin bir varlık gösterebilmek için Türkiye’ye ihtiyaç duymaktadır. Öte yandan üzerine titrediği Kuşak-Yol Projesinin ana ekseni Orta Kuşak olarak adlandırılan Türk devletlerinden Türkiye’ye uzanan hattır. Özellikle Karabağ Zaferinden sonra gündeme gelen Zengezur Koridorunun açılması Kuşak-Yol Projesi’ne yeni bir jeopolitik ufuk katacaktır. Tüm bu denklem bir bütün olarak okunduğunda Çin’in ekonomik kazanımının Türk dünyasının birlikteliğinden geçtiği kolayca anlaşılacaktır. Ne var ki Çin, Uygur Türkleri ve Doğu Türkistan bakımından bu yapılanmanın bir tehdit oluşturduğunu da göz ardı etmemektedir. Zaten ABD’nin kuşatma ve çevreleme politikasına maruz kalan Çin, bir de Türklük ve insan hakları ihlali suçlaması üzerinden en azından bazı bölgelerini kaybetme endişesi yaşamaktadır. Buna ilaveten DAEŞ ve el-Kaide gibi kendini İslami referansla ifade eden terör örgütleri ve radikal hareketlerden tehdit algısı oluşturan Çin, Türk devletlerinin istikrar, refah ve huzurunun kendi lehine olduğunu anlayacak kadar siyasi ferasete sahiptir. 

Soğuk Savaş’ın ardından verdiği sözleri tutmayarak NATO üzerinden hızla doğuya ve Orta Asya’ya doğru genişleyen ABD, 2008 yılı ve sonrasında FETÖ başta olmak üzere CIA aparatlarıyla birlikte bölgeden kovulmuş durumdadır. Kuşkusuz içinden geçtiğimiz zaman dilimi, ABD’nin Orta Asya’da en zayıf olduğu bir döneme tekabül etmektedir. Ne var ki Türk devletlerinde üs kurma talebi reddedilen, Afganistan’dan çekilmek zorunda kalan ve Karabağ Zaferiyle birlikte Kafkasya’da da yaşam alanı bulamayan ABD, Türkiye üzerinden Teşkilata sızmak isteyecektir. Bu nedenle Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve diplomatik anlamda köşeye sıkıştırılması ve böylelikle ABD ile aynı dış politik çizgide hizalanmaya zorlanması, ABD’nin öncelikli siyaseti haline dönüşecektir.   

 

Türkiye’nin her kazanımını kendi kayıp hanesine yazan ve coğrafyaya irrasyonel bir mezhepçi kimlik siyaseti üzerinden yaklaşan İran, ortaya çıkan bu yeni organizasyonu doğrudan kendine yönelik bir tehdit olarak algılayacaktır. Muhtemelen bu tehdit algısı iki yönlü işleyecektir. Birincisi, nüfusunun yaklaşık olarak yarısını oluşturan Güney Azerbaycan Türklerinde milli hislerin uyanması İran’da bölünme paranoyasını tetikleyecektir. Zaten Ermenistan-Azerbaycan savaşında İran’ın Ermenistan’a verdiği açık desteğin yarattığı travmanın henüz canlı olduğu bir dönemde bir de Türk birliğinin ete kemiğe bürünmesi, İran için bir kabustan öte anlam taşımamaktadır. İkinci tehdit algısı ise Orta Asya coğrafyasında İran’ın farklı illiyet bağlarıyla ilmek ilmek oluşturduğu ilişkiler ağının behemehal tarumar olması ihtimalidir. Nitekim İran, Irak’ta seçimler neticesinde, Suriye’de Rusya’nın itmesiyle önemli bir güç kaybına uğramıştır. ABD’nin uyguladığı ekonomik ambargo halkı Molla rejimine karşı isyan noktasına taşımıştır. Viyana’da süren nükleer müzakereler yakın zamanda netice verecek gibi görünmemektedir. Bu sıkışmışlık duygusu İran’ın Türk dünyasına karşı tutumunu daha da sertleştirmesine yol açacaktır.   

 

Sonuç itibarıyla 12 Kasım 2021 İstanbul Zirvesinde yayımlanan Türk Dünyası 2040 Vizyon Belgesi, Konseyin Teşkilata dönüşmesinin ne anlama geldiğini yeterince açıklar mahiyettedir. Bu belgeye göre Türkiye ve Türk dünyası dünyada ortaya çıkan yeni durum ve gelişmelere karşı ortak bir tavır belirleyecektir. Bu karar, siyasi ve askeri işbirliğini beraberinde getirecek yeni bir durumu ortaya koymaktadır. Vizyon belgesinde Türk kimliğinin ön plana çıkartılması ve dil ve alfabe birliği başta olmak üzere ortak kültürel alanların birleştirilmesi oldukça kıymetlidir. Ulusal para, milli coğrafya ve milli kültürden mülhem olarak modern dönemi Atlantik üzerinden şekillendiren kolonyalist ve emperyalist uygarlık yerine Hazar merkezli farklı bir medeniyet tasavvuru belgede açıkça ortaya konulmaktadır. Türk Yatırım Fonu’nun oluşturulması, gümrük ve enerji koridorlarının kurulması ve malların, paranın, hizmetlerin ve işçilerin serbest dolaşımını esas alan TURANSEZ adı verilen ekonomik bölgenin tesisi belgenin en önemli maddeleri arasında yer almaktadır. Tüm bu gelişmeler Türkiye’nin dış dünyada yalnız olmadığını ve yeni bir dünya düzeninin eşiğinde Türk dünyasıyla entegrasyonun Türkiye’ye yeni stratejik ufuklar ve küresel anlamlar kazandırdığını ortaya koymaktadır.                       

                   

  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI